Son Dakika Haberler

“Fezlekelerin içeriğine bakarım” demek sorunlu! / Veli BEYSÜLEN

“Fezlekelerin içeriğine bakarım” demek sorunlu! / Veli BEYSÜLEN
Okunma : Yorum Yap

“Fezlekelerin içeriğine bakarım” demek sorunlu!

Veli BEYSÜLEN yazdı:


Satrançta kişi hiçbir zaman sadece kendi hamlesi ile yetinerek sonuca gidemez. Satrançta esas ustalık, rakibin yapacağı her hamleyi hesaplayabilmek ve onu kendi istediği oyuna çekebilecek hamleleri yapmaktır. Yani satranç oyuncusu, yaptığı hamlelerle rakibinin oyununu bozmadığı ve onu kendisinin istediği hamleleri yapmaya zorlamadığı sürece, rakip oyun kurmaya ve kendisini zorlamaya devam edecektir. Türkiye siyaseti adeta bir satranç oyununa dönüşmüş bulunuyor. Kabul etmek lazım ki, 19 yıldır ülkeyi yöneten iktidar, bu siyaset tarzında uzun süredir rakipsizdi. Dolayısıyla Türkiye siyasetine istediği gibi yön veriyordu. Yani satranç diliyle söylersek, iktidar muhalefete kendi oyununu kabul ettiriyor ve ona kendisini zorda bırakacak hamle yapma olanağı vermiyordu. Elbette bunda, muhalefetin iktidarın oyununa gelmesinin ve yanlış hamleler yapmasının da etkisi vardı. 

Özellikle, 31 Mart 2019 yerel seçimleri ile iptal edilen ve 23 Haziran 2019 tarihinde yenilenen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminden bu yana yaşananlar, iktidarın muhalefeti kendisinin istediği hamleleri yapmak zorunda bırakma avantajını kaybettiğini, dolayısıyla muhalefetin, sıkıntılı ve kırılgan da olsa artık kendi hamlelerini yapmaya başladığını gösteriyor. Ancak belirttiğim gibi, muhalefet henüz sıkıntılı ve kırılgan. Dolayısıyla iktidar şimdi de muhalefetin bu yapısını kullanmaya çalışıyor. Bu nedenledir ki muhalefeti, yumuşak karnı olarak gördüğü Kürt sorununda, sürmekte olan çatışma ortamı ile ilişkilendirdiği Halkların Demokratik Partisi (HDP) üzerinden dağıtma hamleleri yapıyor. İktidarın başvurduğu taktikler, seçim kazanma taktiklerinden başka bir şey değildir. 2017 Anayasa değişikliği ile kendisinin getirdiği yeni yönetim şeklinde, tek yetkili Cumhurbaşkanıdır. Dolayısıyla, ülkeyi yönetmek için, Cumhurbaşkanlığını kazanmak şart. Bu ise kullanılan oyların %50+1’ini almakla mümkündür. Elbette hiçbir partinin tek başına ulaşamayacağı bu oy oranına, ulaşmanın yolu ittifak yapmaktan geçiyor. Bu nedenle  şimdi yapmaya çalıştığı, yerel seçimlerde, özellikle de yenilenen İstanbul seçiminde belirgin hale gelmiş olan muhalefet blokunu dağıtmak. Bu hedefe ulaşmak, iktidar bloku için artık bir varlık ve yokluk meselesidir. Ülkede yapılan kamuoyu araştırmalarının tamamı, HDP ile yakın duran muhalefet blokunun seçimi kazanacağını gösteriyor.

İşte tam da bu nedenle, siyasette gerilim çok yüksek. Geldiğimiz noktada, iktidarın muhalefet blokunu dağıtmak için elinde tuttuğu tek koz, HDP’yi terörle ilişkilendirmek suretiyle muhalefetin onunla ittifak yapmasını engellemek. Bu olmuyorsa da, onların tabanlarından oy çelmek. Kısacası, 19 yıllık iktidarında halkın hassasiyetlerini kullanmakta bir hayli ustalaşmış olan AKP, aynı yöntemi bir kez daha denemektedir. Zira kurulduğu yıl iktidar olan AKP, muhalefete düşmek gibi korkulu bir rüyayı görmeyi hiç istemiyor.

15 Temmuz 2016 tarihinde darbeye kalkışan paralel yapının yerine, ittifak yaptığı MHP öncülüğünde tüm ulusalcı/milliyetçi kesimlerin desteğini almaya çalışıyor. Çünkü Cumhurbaşkanlığını kazanabilmek için MHP ile ittifaka mecbur olsa da, bugün gelinen aşamada bu ittifakın yetmeyeceğini görüyor. Bir yandan İyi Parti ve Saadet Partisi’ni karşı ittifaktan koparmaya çalışırken, diğer yandan CHP yönetiminin HDP ile ittifak yapacağı algısı ile bu partinin ulusalcı kanadını yanına çekmeye çalışıyor. Bunun için onların HDP alerjisini kullanıyor ve Anayasal ve yasal bir parti olan Türkiye’nin üçüncü büyük partisi HDP’yi sürekli kriminilaze edip ötekileştiriyor. İktidar blokunun küçük ortağı MHP’nin Genel Başkanı Bahçeli’nin, yargıya “HDP’yi kapatın” çağrısı yapması da bundandır. 

Kuşku yok ki, iktidar bloku yerel seçim sürecinde, özellikle büyükşehirlerde ortaya çıkan seçmen birlikteliğinin ete kemiğe bürünmesinin ve resmi ittifaka dönüşmesinin, yani kendisine karşı bir demokrasi cephesinin oluşmasının önüne geçmeye çalışıyor.

Elbette iktidarın önüne geçmeye çalıştığı tek şey karşı ittifak değil. AİHM’in “Selahattin Demirtaş serbest bırakılsın” kararını da uygulamamak içinde oyunlar tezgâhlıyor. Bu nedenle, kararı uygulamadığı gibi, ortadan kalkmış olan tutuklama gerekçesini yeniletiyor. HDP’nin, TBMM’de araştırılması için defalarca TBMM başkanlığına verdiği araştırma önergelerini kendileri reddetmemişler gibi,  7 yıl önce yaşanmış Kobane olayları için soruşturma açtırıyor. Bu soruşturma kapsamında, o zaman parti yönetiminde olanlardan bugün milletvekili olanlarının yargılanmalarını sağlamak üzere, haklarında fezlekeler hazırlatıp meclise getiriyor. Fezlekelerin içeriğine dair yapılan açıklamalar, bir hukuk faciası yaşandığını açık bir şekilde ortaya koyuyor.

Kuşkusuz, gerek partinin kapatılması için yargıya çağrı yapılması, gerekse AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararlarının tanınmayacağının açıklanmasının hemen ardından, Kobane olaylarından 7 yıl sonra soruşturma açılıp iddianame hazırlaması, yargının talimatla iş yaptığı algısına neden olmaktadır. Bu nedenle bence, fezlekelerin içeriğinden ziyade, hukukun siyaseti dizayn etme aracına dönüştürülmesinin yaratacağı tahribatın tartışılması Türkiye’nin geleceği açısından daha büyük önem arzetmektedir. Yargı mekanizmasının, iktidar istedi diye fezlekeler hazırlayıp milletvekillerini yargılamaya kalkması, millettin iradesini hiçe saymaktır. Hele hele birer siyasi kişilik olan milletvekillerinin, siyasi faaliyetleri ile düşüncelerinin yargılama konusu yapılması hukuk garabetidir. Özellikle düşüncenin suç kapsamına alınması, insan beynini düşünmekten menetmektir. Halbuki düşünmek, düşünen varlık olan insanın beynini kullanması fiilidir. Dolayısıyla düşünce suçu diye bir suç olamaz. Oysa düşünen değil, insanlığının gereğini yapmayan, düşünmeyen ve beynini işletmeyen insan suçludur. Çünkü tek tek insanların düşünmemesi, zamanla birçok insanın ve giderek toplumun çoğunluğunun düşünmemesine varır. Böylece insan beyninin fiili olan düşünme ve düşünce üretme fiili, suç kavramı ile paralel değerlendirilmeye başlanır. Hatta toplumun, düşünen, düşünce üreten insanların sistem tarafından cezalandırılmasına sessiz kalması, destek vermesi ve bunları giderek benimsemesi için; düşünenler, vatan, bayrak, din değerlerinin düşmanları olarak yaftalanırlar.

Öte yandan, seçilmişlerin suç ve suçluyu övme, terör örgütünü övme, yadım ve yataklık yapma  gibi soyut suçlamalarla yargılanmaları, üstelik bunun geçmişe doğru işletilmesi, bugün suç olmayanı söyleyen insanların gelecekte suçlu kabul edilmelerinin yolunu açacak tehlikeli bir yaklaşımdır. Öte yandan seçilmiş kişi, seçildikten sonra artık birey değil, kendisine oy verenlerin iradesidir. Burada üzerinde durulması gereken iki önemli nokta var: Biri halkın iradesi, diğeri ise parlamentonun yürütme tarafından baskı altına alınması.

Fezlekelerin kabulü halinde, bundan sonra Türkiye’de hiçbir milletvekili, siyasi faaliyet yürütme hususunda kendisini özgür hissetmeyecek ve yürütme erkini elinde tutanlara yönelik eleştiride bulunamayacaktır. Zira bu fezlekeler kabul edildiğinde, bugün karşı bloku parçalamak için HDP’li milletvekillerini yargının önüne atarak siyasi kazanım sağlayanlar, istediklerini elde etmiş olacaklarından, önümüzde ki dönemlerde başka partilere mensup milletvekillerini yargının önüne atmakta sakınca görmeyeceklerdir. Böylece TBMM, iradesi olmayan vekiller topluluğuna dönüşecektir.  Bunun toplumdaki karşılığı, “Meclise gerek yok” şeklinde olacaktır. Toplum meclisin gereksizliğine inandırıldığında ise meclisin varlığına fiilen son verilecektir. 

Tüm bu nedenlerle her milletvekili, içeriğinden bağımsız olarak, bu iktidar veya başka iktidar döneminde, TBMM’nin bundan sonra yürütmenin boyunduruğuna girmesine ve yargının siyaseti dizayn etme aracı haline getirilmesine yol açacak olan bu fezlekelere “Hayır” demekle yükümlüdür. Bunu yapmayan, “Bunlar HDP’li. Evet diyeyim gitsinler yargılansınlar.” diyen her milletvekili, yönetenlerin, kendisinin de temsil ettiği ve güvence olarak kullandığı halkın iradesini istedikleri gibi çiğnemelerinin yolunu açmış olacaktır.   

Görüldüğü gibi, fezlekenin kimin için hazırlandığının ve içeriğinin ne olduğunun hiçbir önemi yok. Bu nedenle, “Fezlekeler bir gelsin içeriğine bakarız.” demek karşı tarafı cesaretlendiren sorunlu bir yaklaşımdır. Hele hele yargı bağımsızlığının tartışmalı olduğu, yargıda ve kollukta delil üretmenin kolay olduğu ve gizli tanık uygulaması ile insanların kolaylıkla suçlanabildiği bir ortamda bunu söylemek, siyaseti dizayn etme niyetlerine çanak tutmaktır. 

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)