Son Dakika Haberler

Günler ki nâmütenahi ıstırap / Gökhan KÜÇÜK

Günler ki nâmütenahi ıstırap / Gökhan KÜÇÜK
Okunma : Yorum Yap

Günler ki nâmütenahi ıstırap

Gökhan KÜÇÜK yazdı:

Dert ettiğin şeye bak; bilmez misin, baki kalan bu kubbede bir hoş seda imiş

Eskiler, “Hafızayı beşer nisyan ile maluldür” deyişiyle çift değerli bir anlamlama yaparlar: Hem kınama hem bağışlama vardır bu sözde.

Biz de her fırsatta kötüleri ve kötülükleri, eskilerin ve darbımesellerin hakkını teslim etmek istercesine önce kınama yoluna gidiyor, sonra da hiçbir şey olmamış gibi bağrımıza basıyoruz.

Ve bu sayede toplum nazarında kör ölünce badem gözlü, kel ölünce sırma saçlı oluyor.

Doğrusu bu denli balık hafızalı oluşumuz hemen her şeyi çok çabuk unutturuyor bize. Hatta öyle ki, iki günde bir gündem değiştiriyoruz.

Ezcümle dünün azılı Fetöcüleri bile, sözüm ona ifade özgürlüğü ve muhalefet adı altında savunulur oldu. Pes doğrusu!

Artık ne hikmetse bu ülkede ajitasyon ve demagoji pek bir işe yarıyor. Kati surette demodeleşmeyen iki unsur.
Kim ne halt yerse yesin, ziyanı yok, yeter ki bol bol ağlayıp zırlasın; ne de olsa dökülen birkaç damla gözyaşı, yavuz hırsız ev sahibini bastırır misali; haklıyı haksız, haksızı haklı yapmaya kâfi geliyor. Fakat unutmamak gerekir: Efendinin kaderi, kölesinin alnında yazılıdır!

Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer

Arada bir, geçmişi yâd ediyoruz. (İllâki hatırlayanlar olacaktır: Vaktiyle, Gazetelink için de geçmişin puslu koridorlarında seyahat etmiştik) Ve bu gezilerimizde ekseriya geçmişin -özlediğimiz- güzel cihetlerine değiniyoruz. Fakat kimileri tarafından bu, geçmişi aklamak ve/veya maziye sıra dışı, birtakım hayali özellikler atfetmemize yoruluyor. Sanırım bu fasit daireden azade olmanın yegâne yolu, meramımızı kuşkuya yer bırakmayacak biçimde akıllara kazımaktan geçiyor.

Açıkçası geçmişten dem vururken, yol haritamızı bir tavrın, bir dünya görüşünün, bir aidiyetin neferi olan omurgalı insanlarla birlikte vücuda getiriyoruz. Yoksa insan, Nasrettin Hoca örneğinde olduğu gibi; geçmiş zamanı över, över de sonra söylenir: “Gençliğimde de bir şey değildim ya.”

Beri yandan, kime rastladınız ki gençliğini ve gençlik hâlini methetmesin?

Hiç kuşkusuz, maziden, sütten çıkma ak kaşık gibi bahseden, kendilerini ise âdeta bir câlut gibi lanse edenlerin varlığından haberdarız. Fakat bizim gayemiz geçmişin pusları içinde unutulmaya yüz tutmuş ya da düpedüz kaybolmuş masumiyeti bulup ortaya çıkarmak olduğundan bire bin katılarak anlatılan hadiseler hiç mi hiç merakımızı celbetmiyor.

En nihayetinde Efesli düşünür Herakleitos’un da vurguladığı gibi, “değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.” Kısacası, dünya değişiyor. Keza buna paralel olarak insan da. Ama öte yandan, eğer değişim, dümenini, hiç de hayra âlamet olmayan bir güzergâha kırdıysa, o hâlde istediğimiz limana demirlemek de bizim elimizde kuşkusuz. Buradan hareketle bilinmez bir zaman zarfından medet ummaktansa, evveliyatını bildiğimiz olgu ve olayları kendimize kılavuz edinmeyi yeğliyor ve bilinmezlikler denizine girip boğulmaktansa, geçmişin sığ sularında kulaç atmayı tercih etmekte bir beis görmüyoruz doğrusu.

Velhasıl-ı kelam, ruhumuzdaki enerji denizi tükenmedikçe, maziden dem vurmaya ve unutulmaya yüz tutmuş güzellikleri bulup ortaya çıkarmaya devam edeceğiz. Çünkü geçmişini bilmeyen, geleceğine yön veremez. Kuşkusuz, bu yazıda, dolaylı da olsa bazı eleştirileri yanıtlamak istediğimizden, tarihi vesikalardan ziyade belâgatımızı konuşturduk desek yanlış olmaz sanırım. Ayrıca anlaşılan o ki, Derya Hanım bizden bıkmamış henüz. Onca farklı düşüncemiz olmasına karşın bize mikrofon uzatmaya devam ediyor hâlâ. Bu da hiç kuşkusuz, düşünce ve ifade özgürlüğüne önem verdiğini gösteriyor.

Affet ama asla unutma yoksa tekrar yaralanırsın.

Başa dönecek olursak; balık hafızalı olmaktan, ajitasyon ve demagojilere kucak açmaktan sıkılmadık mı hâlâ?

Bu daha ne kadar sürecek böyle? İşin aslını esasını araştırmadan, her ağlayana biberon uzatacaksak… İşimiz hakikaten de zor!.. Ve böyle devam edecek olursak, sanırım bizi, günümüzün moda deyişi olan “kandırıldık” bahanesi de kurtaramayacak. Pekâlâ, buna, siyasî temayül ve kaygıların yol açtığı aşikâr. Ancak unutulmamalıdır ki, sağduyu ve vicdan siyaset üstüdür ve her zaman daha ağır basar! Eğer vicdanımızda bir daha kapanmamacasına büyük bir delik açmak istemiyorsak, aklımızı ve vicdanımızı doğru kanallara kanalize etmemiz ve suçunu örtbas edebilmek için yedi bölü yirmi dört ağlayıp zırlayanlardan ya da timsah gözyaşları akıtanlardan yana olmayıp, bilakis haklı ve vakur olanların safında saf tutmamız gerekmiyor mu?

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)