Son Dakika Haberler

GÜNÜMÜZ DÜNYASINDA İNSAN HAKLARI VE TÜRKİYE (2) / Veli BEYSÜLEN

GÜNÜMÜZ DÜNYASINDA İNSAN HAKLARI VE TÜRKİYE (2) / Veli BEYSÜLEN
Okunma : Yorum Yap

GÜNÜMÜZ DÜNYASINDA İNSAN HAKLARI VE TÜRKİYE (2)

Veli BEYSÜLEN yazdı:

Bu yazının 10 Aralık 2021 tarihinde yayınlanan birinci bölümünün son paragrafında, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edilen insan hakları bildirgesinin günümüzde eksiksiz uygulandığını ve insanların insan olmaktan dolayı sahip oldukları haklarını, sorunsuzca kullandıklarını söylemenin mümkün olmadığını, özellikle yaşadığımız ülke Türkiye özelinde insan hakları ihlallerine bu yazının bir sonraki bölümünde değineceğimi belirtmiştim.
 
Her insan için vazgeçilmez bir hak olan yaşam hakkının korunması, korumakla da kalmayarak iyi bir yaşam sürmesinin sağlanması, bu hakka yönelik her türlü ihlal ve saldırının bertaraf edilmesi, ilgili devletin bildirgeyi eksiksiz uygulanması ile mümkündür. Her devlet, kendi anayasasında belirlediği yöntemlerle bildirgeyi kabul etmiş ve taraf olmuştur. Tüm bunlara rağmen, başta Ortadoğu coğrafyası, dünyanın birçok bölgesinde çatışmalar ve savaşlar sürüyor. Savaşlar sürdükleri topraklarda canlı yaşamı yok etmeye devam ediyor. Çağın silahları artık toplu imha özelliğine sahip ve düştükleri yerde canlı yaşamı toptan yok ediyor. Yani insanoğlu sadece kendi soyundan olan canlıyı değil, diğer canlıları da ortadan kaldırıyor.  
 
Bildirgeyi imzalayan her devlet, bildirgeye uymakla ve kendisine düşenleri yaparak, yurttaşlarının hem bireysel haklarını hem de bir araya gelmek suretiyle örgütlenebilme haklarını kullanmalarını sağlamakla yükümlüdür. Ancak kabulünün üzerinden 73 yıl geçmiş olsa da başta Türkiye gibi ülkeler olmak üzere, Dünya’nın en gelişmiş demokrasileri ile yönetileninden, en gelişmemişine tüm ülkelerde az veya çok hak ihlali yapıldığı bilinen bir gerçektir. Zira bildirge yaşama hakkının yanı sıra birçok hakkı içeren genel haklar bütününü içeren bir belgedir.
 
Kuşkusuz insan hakları ihlalleri sadece tek tek ülke yönetimlerinin yaptıkları ihlallerle sınırlı değildir. Dünyanın tümünde yaşanan insan hakları ihlallerini eksiksiz bir şekilde ortaya koymak için, özellikle 1980’lerden itibaren uygulanan yeni liberal anlayışla dünya genelini hakimiyetine alan küresel sermayenin uygulamaları, emeği ile yaşayanların örgütlenme haklarını kullanmalarını imkânsız hale getiriyor. Özellikle yatırımların, emekçilerin örgütlü oldukları, daha yüksek ücret ve sosyal haklarla çalıştıkları görece gelişmiş ülkelerden, örgütlenmenin olmadığı, ucuz emek alanlarına kaydırılması, temel insan haklarından olan örgütlenme hakkının kullanılmasının engellenmesine yönelik ciddi bir hak ihlalidir. Bu ve benzeri ihlalleri görmezden gelmek, genel anlamda emeğin yaşadığı hak gasplarının temel nedenlerini bilince çıkarmamaktır. Ne yazık ki bu ihlal, sözde insan hakları savunucusu, gelişmiş demokrasi ile yönetilen devletlerin gözü önünde yaşanmaktadır. Zira yatırımların kaydırıldığı bölgeler ve ülkeler, demokrasinin uygulanmadığı, çağdışı yönetimlerin hâkim olduğu, demokrasi ve insan hakları bilinci olmayan, alabildiğine yoksul kalabalıkların yaşadıkları ülkelerdir. Bu nedenle yatırımlarını böylesine yoksul insanların yaşadıkları ülkelere kaydıran sermaye, ilkel şartlarda ve ucuza milyonları çalıştırmaktadır. Bugün özellikle giyim sektöründe dünyanın tanınmış birçok markası, Bangladeş ve benzeri ülkelerde karın tokluğuna çalıştırdığı insanlar eliyle üretim yaparak servetine servet katmaktadır.  Kuşkusuz bu politika, sözde demokrasi savunucusu devletlerin, temel insan haklarının ihlal edilmesine onay vermelerinden başka bir şey değildir. Tüm bunlar, insan haklarının ekonomik çıkarlara kurban edildiğini gösteren acı gerçeklerdir.
   
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni 72 yıl önce imzalayan Türkiye, insan haklarının korunması ve geliştirilmesi hususunda arpa boyu yol almış değildir. Temel insan hak ve özgürlüklerinin kullanımında Türkiye’de sıkıntılar hiç eksik olmadı. Zira bu ülkenin yarım yamalak demokrasisi, defalarca askeri darbe ve muhtıralarla kesintiye uğratıldı. Ancak, geçmişten bugüne sözde demokrasi ile yönetime gelenlerin, darbe yönetimlerinden farklı olduklarını ve Türkiye’nin imzalayıp taraf olduğu, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ile diğer birçok uluslararası sözleşmeye riayet ettiklerini söylemek gerçeklere gözümüzü kapatmak olur. Bu da yetmemiş gibi, Türkiye şimdi tek kişinin her şeye karar verdiği dünya demokrasi tarihinde örneği bulunmayan bir sistemle, insan hakları, hukuk, siyasi, ekonomik ve sosyal alanlarda birçok hak ihlali yaşıyor. Nitekim, ülkede kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetlerinin artarak devam ettiği bir süreçte, Türkiye, tek imza ile ilk imzacılarından olduğu “İstanbul Sözleşmesi’nden” çekilmek suretiyle, kadın yurttaşlarının yaşama haklarını korumaktan imtina ettiğini beyan etmiş oldu. Evet, bu ülkede yurttaşların haklarını kullanmalarını sağlayacak düzenlemeler hiçbir zaman yapılmadı. Ne yazık ki, 19 yıldır ülkeyi yöneten AKP iktidarında, demokrasinin ve insan haklarının tamamen ortadan kaldırıldığı bir süreç yaşanıyor. Bu nedenle, tek tek muhalif insanlar, aydınlar, gazeteciler, siyasi partiler, sendikalar, meslek odaları ve demokratik kitle örgütleri engelleniyor, günün herhangi bir saatinde evler basılıyor, insanlar gözaltına alınıyor, tutuklanıyor, cezaevlerine gönderiliyorlar. Aylarca hatta yıllarca, iddianame olmadan ve herhangi bir ceza almadan cezaevinde tutuluyorlar. Buda yetmiyor devletin en tepesinden başlayarak, aşağı doğru erki elinde bulunduranlar, suçluluğu kanıtlanmamış ve yargıda herhangi bir ceza almamış insanları suçlu ilan eden açıklamalar yaparak, İnsan Hakları Bildirgesi’nde teminat altına alınmış evrensel hukuk kuralı masumiyet karinesini yok sayıyorlar.
 
Bakın, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi bu konuda ne diyor:
Madde 11 fıkra 1. “Kendisine cezai bir suç yüklenen herkesin, savunması için gerekli olan tüm güvencelerin tanındığı, kamuya açık bir yargılanma sonucunda suçluluğu yasaya göre kanıtlanıncaya kadar suçsuz sayılma hakkı vardır.”

Demek ki bir kişiyi tutuklayıp cezaevine koymak onun suçlu olduğu anlamına gelmiyor. Onun suçlu olduğunun yargı tarafından kabul edilmesi ve cezaya çarptırılması gerekiyor. Kaldı ki, kişinin yerel bir mahkemece suçlu kabul edilmesi ve cezaya çarptırılması da yetmiyor. Zira cezanın üst yargı kurumlarınca onaylanması gerekiyor. Tüm bunlar yok sayılıyor ve mahkemede mahkum olmamış insanlar, iktidar sözcüleri ve yandaşı basın tarafından, ellerinde hiçbir delil olmadığı halde suçlu ilan ediliyorlar. Kısacası bu ülke de masumiyet karinesi ile adil yargılanma hakkı yok ediliyor. İktidar bloku siyasetçileri, Anayasa’nın 138. maddesini çiğneyerek yargıya talimat veriyorlar. Bu da yetmiyor, hak ihlali kararı veren yüksek yargı organı Anayasa Mahkemesi hedef alınıyor ve kararları uygulanmıyor. Türkiye’nin kurucu üyelerinden olduğu Avrupa Konseyi’nin yargı organı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) kararlarının tanınmayacağı bizzat Cumhurbaşkanı tarafından ilan ediliyor ve kararlar uygulanmıyor.
 
Bildirgede yer alan bazı haklar ile bunların kullanımına çıkarılan engellere kısa kısa değinmekte yarar var. Bildirgenin; 18. maddesi, herkesin vicdan ve din özgürlüğünü, 19. maddesi, herkesin kanaat ve ifade özgürlüğünü, 20. maddesi, herkesin barış içinde toplanma ve örgütlenme özgürlüğünü, 21. maddesi, herkesin doğrudan ya da seçilmiş temsilcileri aracılığıyla ülkesinin yönetimine katılma hakkını teminat altına almışlardır. Ancak Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları, tüm bu maddelerdeki temel haklardan hiçbirisini kullanamıyorlar. Söz gelimi; bu ülkede toplantı, yürüyüş, gösteri, düşünce açıklama ve örgütlenme özgürlüğünü kullanmak yasak. Tek suçları iktidara muhalefet etmek olan seçilmişler tutuklanıyor, cezaevine atılıyor. Dolayısıyla yurttaşların, seçtikleri temsilciler aracılığıyla ülkenin veya yaşadıkları kentlerin yönetimine katılmaları engelleniyor.
 
Yine bildirgenin en can alıcı maddelerinden olan 23. maddesi ise bu ülkede hiç işlemiyor. 23. maddenin birinci fıkrasına baktığımızda, bu ülkede herkes işe ulaşamıyor. Dolayısıyla işini seçme hakkına sahip değil ve işsizliğin had safhada olmasından dolayı, işsizliğe karşı korunmaktan yoksun. Eşit işe eşit ücret ise bu ülkede hayal. Peki, 3. fıkrası ne diyor? Özet olarak; çalışan herkesin kendisi ve ailesinin geçimi için gerekli ücrete hakkı olduğunu belirtiyor. Tabii bildirgedeki bu düzenlemeyle, temel bir insan hakkı olarak, teminat altına alınmış bu hak da Türkiye’de yok. Takip ediyorsunuzdur, bu günlerde ülkede bir asgari ücret tartışmasıdır gidiyor. İşin ilginci, adı asgari olan ve sembolik olması gereken bu ücretin, aslında ortalama ücret olmasıdır. Çünkü Anayasa’nın 55. maddesi ile Asgari Ücret Tespit Yönetmeliği’nin başlangıcı, “Asgari ücret, işçilere normal bir çalışma günü karşılığı ödenen ve işçinin gıda, konut, giyim, sağlık, ulaşım ve kültür gibi zorunlu ihtiyaçlarını günün fiyatları üzerinden asgari düzeyde karşılamaya yetecek ücrettir.” demektedir. Görüldüğü gibi, Türkiye’de asgari ücret tespitinde işçinin ailesi yok sayılmakta ve ücret yalnızca çalışanın kendi ihtiyaçlarını karşılayacak ücret olarak düşünülmektedir.  
 
Maddenin 4 fıkrası ile sendika kurmak ve sendikaya üye olmak hakkı “Herkes”e tanınmış ise de Türkiye’de bu hak kullandırılmıyor. Çünkü gerek Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 51. maddesi, gerekse sendikalar kanunu, bu sözleşme ve diğer uluslararası sözleşmeler ile Anayasa’nın 90. maddesine aykırı bir şekilde, sendika kurma ve sendikaya üye olma hakkını çalışan ve çalıştıranlara tanımışlardır. Bu nedenle, başta emekliler, toplumun hak ve menfaatleri ortak farklı katmanları bu hakkı kullanamıyorlar.
 
Evet, yukarıda da belirttiğim gibi gerek dünya genelinde gerekse tek tek ülkelerde, insan haklarının uygulanması oldukça sorunlu. Özellikle son yıllarda güçlü ekonomilere sahip devletler, güçlü silah sanayilerinin müşterilerini kaybetmemek için insan hakları ihlallerini görmezden gelmektedirler. Bu nedenle, içinde Türkiye’nin de bulunduğu birçok devlet insan haklarını alabildiğine ihlal etse de çağdaş demokrasiyi savundukları iddiasında olan devletler, ticari kaygılarla bu ülkelerle ticari ilişkilerini geliştirerek sürdürmektedirler. Bir başka deyişle, insan hak ve özgürlükleri ticari menfaatlere feda ediliyor.
 
Tüm bunların yaşandığı, insan haklarının ticarete kurban edildiği dünyada, insan hak ve özgürlüklerinden bahsetmenin neredeyse olanaksız hale getirildiği bugünlerde yapılması gereken, başta yaşadığımız ülke Türkiye’de yaşayanlar olmak üzere, kendisine insanım diyen herkesin, partilerin, sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin bu haklara sahip çıkmaları ve tek tek ülkelerden başlayarak, dünya çapında bu hakların uygulanması için mücadele etmeleridir.
 
Yaşasın İnsan Hakları!
                                             

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)