Son Dakika Haberler

İktidarın Alevi’siz ‘Alevi çalışmasına’ nasıl yaklaşmalıyız / Ferhat AKTAŞ

İktidarın Alevi’siz ‘Alevi çalışmasına’ nasıl yaklaşmalıyız / Ferhat AKTAŞ
Okunma : Yorum Yap

İktidarın Alevi’siz ‘Alevi çalışmasına’ nasıl yaklaşmalıyız?

Ferhat AKTAŞ

Bir süredir medyaya yansıyan haliyle “yeni bir Alevi çalışması” konulu tartışmaları takip ediyoruz. Partili Cumhurbaşkanın talimatıyla başlayan, İçişleri Bakanlığı’nda görevli bürokrat ekip tarafından yürütülen çalışmanın niteliği hakkında bir önceki yazımızda; (https://www.gazetelink.com/ya-tutarsa-akpden-alevilere-rusvet-taktigi-ferhat-aktas/) çeşitli olasılıklara dikkat çekmiştik. Sorunu kavramaktan uzak olan siyasal iktidar tarafından Alevi taleplerinin dönemsel algı yönetimine malzeme yapılmak istendiği ve rafa kaldırılacağı aşikâr çalışmanın herhangi bir hakkın tanınmasına vesile edilmeyeceğini biliyoruz.
Bunu nereden mi biliyoruz?

AKP’nin dayandığı ideolojik arka plan toplumsallığın taleplerine kapalı referanslara sahip. İdeolojik-örgütsel varlıklarını Alevi inancının yok sayılmasına eşitleyen tarihsel devamlılık ilişkisinden besleniyor. Alevi realitesinin kabulü yönünde esnemesi durumunda bu paradoksal anlamda savunageldikleri savların inkarına yol açar. Farklı sosyal-inançsal kesimlere dönük “Kaşıkla verip kepçeyle geri almak” şeklinde uygulanan pratiğin karşılık bulmadığı alan Alevi toplumsallığıdır. Yani ‘kaşıkla verdiğine’ bile statü tanıyan hâkim güçler için Alevilere tanınan bir statü yoktur. Trajikomik ‘Çimento’ safsatası hariç. Örnek; Büyükşehirlerde inşa edilen Cemevleri verilen ‘hak’ olmadı, ‘hal’ yoluyla tamamlandı. Toplumsallığın imece usulüyle yaptığı Cemevlerine ‘ibadethanedir’ dememek için ‘’irfan evi, kültür merkezi’’ ve takiyye yapmadan konuşulduğunda ise “cümbüş evi” diyen hâkim zihniyetin sözcülerinden bahsediyoruz.

Güncelde de hak taleplerine kulaklarını kapatırken; provokatif gerekçelere sığınıyor, ithamlarla toplumsallığı tekfir etme kolaycılığı sergileniyor. Neymiş efendim; “Ali’siz Alevilik” varmış… Marjinal, genelin ciddiye almadığı bir takım kişilerin İmam Ali ve evlatlarına düşmanlık yapması Alevileri bağlamaz. Bahse konu edilenler Alevi inanç alanının dışına düşen, sığınacak başka liman arayan ve pusulasını kaybeden kişilerdir. Tarihte İmam Ali düşmanlığına soyunanların kimler olduğu, nerelerden beslediğine bakılırsa palazlandırılan, reklamı yapılan bu deforme odağın nereye doğru yanaştığı daha net anlaşılır. Alevi yolunun kaideleri, zahir-batini yorumlar o inancın parçası olanları ilgilendirir. Dışarıdan tarif etmek hadsizliktir ve bu alenen Alevi düşmanlığıdır.

Güncelde öne çıkarılan formatın sahipleri heybelerinde ‘maaş oltası’ taşıyor. İçişleri Bakanı Soylu sorunlu imajını bir nebze de olsa düzeltme arayışında. Maaş oltasına takılanlar üzerinden hem kişisel PR (Piar) hem de seçim odaklı algı yönetimi güdülüyor. Her açıdan ciddiyetsizlik akan bu format umduklarını bulamayacakları, getirisi olmayacağı için tedavülden kaldıracakları, sözde çalışmalardan biri olarak hatırlanacaktır. Alevi sorununda çözüm zemini siyasal İslamcıların boyunu aşan, tarihsel-teolojik yönü olan bir meseleye tekabül eder. Resmî ideoloji-resmî din kurumlaşması ile hesaplaşmayı koşullar. Buna düzenin parçası siyasal dinamikler yanaşmaz. Alevi realitesinin inanç özgürlüğü ve tam hak eşitliği bağlamında çözüme kavuşturulmasını istemeyen cumhuriyet iktidarları arasında ayrım noktaları tali, kurumsal inkâr çizgisinde devamlılık hali esas olandır. Öncesi bir yana cumhuriyet tarihiyle yaşıt kurumsal inkâr çizgisi masaya yatırılmalı.

Cumhuriyet Türkiye’sinin kuruluşundan günümüze devlete hâkim olan güçler teolojik açıdan Sünniliği kopya eden, geleneksel direnişçi kimliğinden kopan bir ‘Alevilik’ olsun istedi. Onların “Ali’yi sevmek Alevilikse biz de Aleviyiz” üstünkörülüğü ile idealize ettiği ‘paydaşlık’ inkâr zemininde buluşanların ortaklaştığı kılıftı. Kurucu iradenin yukarıdan aşağıya doğru örgütlediği ‘Türk ve Sünni vatandaş’ kurumlaşması toplumsal alanı yozlaştırmanın, çelişkiler yumağı olmanın ötesinde sonuç doğurmadı. Osmanlı’nın ‘son toprak parçasına’ çekilmesini koşullayan gelişmelerle hızlanan ‘yeni kimlik’ yaratma arayışı başlangıçta ‘Turancı’ emellerle yaygınlık kazandı, verili koşulların ürünü olarak önce ‘devlet’ sonra bununla uyumlu ‘ulus’ projesi ile mantıki doygunluğa ulaştırıldı. Yani cumhuriyet adını alan üst-yapı kurumu oldubittiye getirilen bir ‘devlet-ulus’ modeliydi.

Herkesin devletin menfaatlerine göre hareket etmeye zorlandığı iktidar anlayışı ulusal, inançsal ve toplumsal sorunların ağırlaşmasının kaynağı haline geldi. Ülke bileşkesi farklı kesimlere karşı ‘Kırmızıçizgi’ çizmeye odaklanan ‘devlet aklı’ kendisiyle birlikte yedeğine aldığı ‘çoğunluğu’ sakatlayan kurumsal icraatlara imza attı. Homojen ulus-mezhep inşası çok etnisiteli-inançlı Anadolu topraklarını kuraklaştırma, resmî kimlik potası altında tek tipleştirme amacıyla uygulansa da neden olduğu çarpık şekillenme ile bugün iflas gerçeğiyle yüz yüze geldi.

Türkiye’de burjuva partiler dinsel alana her zaman pragmatik yaklaştı ve din sömürüsünü ‘tekçi’ dayatmalarla gerçekleştirdi. Mezhep orijinli dini kurumsallaşma halkın kontrol altında tutulması, yozlaştırılması ve hâkim güçlerin yedeğine alınmasının etkili araçlarından biri oldu. Bunu yaparken de inanç aidiyetleri ‘faydalı’ ve ‘zararlı’ şeklinde kategorize edildi. 30 Kasım 1925 tarihinde çıkarılan 677 sayılı kanunla “Tekke ve Zaviyelerin Kapatılmasını” yasalaştıran ‘devlet aklı’ böylelikle kalan son Alevi-Bektaşi dergâhlarını kapatırken Sünni-Hanefi cemaatlere dokunmadı. 677 sayılı kanun; 1826 tarihli, “Vaka-i Hayriye” adını verdikleri pogromun yarım bıraktığını tamamlama aşamasıydı. 1924 DİB’in kuruluşu, 1925 ‘677 sayılı kanunla’ bir kez daha makbul görülen mezhebi dinamikler ülkede muhalif halk hareketlerine karşı kullanıldı. Hiç kuşku yok ki Türkiye’deki düzen içi İslamcıların tarihi kendilerini halk muhalefeti ve Alevi toplumsallığına karşı kullandırmanın tarihidir. Politik ve ekonomik güç olarak sivrilmeleri düzene rağmen değil; düzenle barışık, aparatı işlevi gören rollerinden dolayıdır.

Yürürlükte olan Anayasası’nın 24’üncü maddesinde: “Kimse devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz” yazmaktadır. İcraat noktasında ilgili anayasa maddesini uygulamayan, dini rant aracı olarak siyasete alet eden hâkim güçlerdir. Devlet erkini elinde tutan hâkim güçler başından itibaren resmi din-mezhep yaratımına mesai harcadı, azınlık sayılan Hristiyan toplumunun dışında kalan her ‘vatandaş’ Sünni-Hanefi mezhebinden sayıldı. Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne aynı tutum ‘değişmez’ devlet politikası halinde sürdü.

3 Mart 1924 yılında kurulan DİB (Diyanet İşleri Başkanlığı) sürdürülen yapısal projenin başat aktörü oldu. Bu kurum bünyesinde topladığı şuralarla ‘dinsel’ alanı düzenlerken aynı zamanda farklı inanç kümelerini yok sayan bir işlev gördü, “Dört hak mezhep” safsatasını resmî varlığına gerekçe yaptı. ‘Laik’ olduğunu iddia eden ‘devlet aklı’ çıkarlarına hizmet eden din faktörünü toplum mimarlığı doğrultusunda olanaklarını seferber ederek kullandı. Türkiye’de siyasallaşan düzen içi İslamcı odakların hemen hepsi devlet beslemesi olarak vücut buldu dersek abartmıyor oluruz.

Son on yıllara yayılan gelişmelerin toplamı olarak üst-yapı kurumu restorasyon ihtiyacına göre dönüşüm geçiriyor. Tabii ki öze dokunmamak kaydıyla. AKP’de öbekleşen bu birikim neo-liberal dönüşüme mezhep tandanslı baskın bir boyut da kattı. Hal böyle olunca resmi din-mezhep kurumunun yelkenleri daha fazla şişirilirdi ve bundan büyük zararı yine Aleviler gördü. Tali meselelerin etrafında güdük tartışmalar yerine esasa ilişkin tartışmalar yürütmek durumundayız. Ağırlaşan çelişkileri doğuran başlıca etkenleri tarihsel bilinç açıklığıyla akıl süzgecinden geçirerek sorgulamak gerekir. Alevilerin inançsal ve demokratik taleplerinin çözümsüzlüğe mahkûm edilmesi hususunda düzen içi İslamcıların negatif varlığı nedenlerden biridir fakat onlar bunun tek sorumlusu olarak görülemez. Burada cumhuriyetin kuruluş-kurumlaşma süreçlerine, günümüze uzanan kabuk değişimleri ve senkronize tutumlarla birbirini takip eden egemenlik çizgisine vurgu yapılmalı. Türk- Sünni İslam etiketli odaklar Osmanlı’nın enkazı üzerine kotarılan devlet- ulus projesiyle anayasal imtiyazlar kazandı.
Alevilerin ‘cumhuriyet’ fikriyatı ve ‘laiklik’ konusunda görünür savunmacı eğilim ve duruşlarına rağmen ayrımcı politikalara maruz kalması, inanç asimilasyonuyla cendereye alınması, kamusal alanın kendilerine kapatılması, demokratik taleplerinin göz ardı edilmesi ve sistemli zor araçları-baskı yöntemleriyle tasfiye kuşatması altında tutulması konjonktürel faktörlerle izah edilemez. Dün/bugün denkleminde bütünlüklü tarihsel-politik yaklaşıma sahip olunmalı. Cumhuriyet tarihi boyunca karşı karşıya kalınan kronik saldırıların yapısal olduğu gerçeği özellikle dillendirilmelidir.

Aleviler, cumhuriyetin kuruluşundan günümüze kadar sürdürülen inkâr ve asimilasyon politikalarının mağdurudur. AKP iktidarıyla mevcut sorunlar bir kez daha çözümsüzlük zeminine itilirken, imtiyazlara yaslanan düzen içi İslamcılar farklı olana yönelik tahammülsüzlükte pervasızlaştı. Farklı görülenden kastımız; Alevilere yaklaşımlarıdır. Unutulmamalı ki; 1400 yıldır depreşen önyargılarla hareket eden düzen içi İslamcı odakların zihinsel kodları Sıffin, Kerbela ve Çaldıran’a kadar uzanan saflaşma halinden referanslar türeterek vücut buldu.

Tüm cumhuriyet hükümetleri Alevileri istikrarsızlığa neden olan bir ‘güvenlik sorunu’ olarak gördü. Besleyip büyüttükleri düzen içi İslamcı hareket işte bu zemin üzerine palazlandı, iktidara taşındı ve devir-teslim süreçlerinin ardından neo-liberal dönüşümü belirleyen aktör haline getirildi.

Bu gerçeklik ortadayken egemen olanı her yönüyle aşan, dar tepkiselliğine düşmeden yapıcı muhalefet üreten, neo-liberal dönüşüme karşı olan özneleri destekleyen halkçı bir Alevi hareketine ihtiyaç var. AKP iktidarına karşı muhalefeti eski cumhuriyet elitlerini yâd eden aymazlıkla değil, yeniyi sembolize eden, demokratik ülke amacıyla buluşturmak gerekir. Ne önceki iktidar elitleri ne de günümüzdeki mezhepçi egemenler talepler noktasında olumlu yaklaşıma sahiptir.

“Cemevi ibadethane statüsünde olamaz” diyen, “ucube-cümbüş evi” yakıştırması yapan iktidar sahiplerinin inanç özgürlüğüne yaklaşımı elbette olumlu olmaz. Biz; ‘zorunlu din dersi kaldırılsın’ derken, onlar eğitim müfredatında daha yoğun işleme kararı aldı, 4+4+4 sistemiyle İmam Hatiplerin önünü düzledi. Biz; ‘DİB kapatılsın’ derken, onlar bütçesi birkaç Bakanlığa eşdeğer DİB’e altın çağını yaşattı ve fetvalarını sosyal hayatın hemen her alanına uyarlamaya yoğunlaştı. Açılım yalanıyla kafa karışıklığı yaratmaya oynamaları, rüşvet pazarlığı anlamı taşıyan diyaloglar kurmaları ve suni tartışmalar çıkararak bozgunculuğa meyletmeleri meseleye nereden baktıklarını ifade ediyor. Yaklaşan seçimleri göz önünde bulundurarak ‘Cemevlerine resmiyet kazandırılacağı’ yönünde vaatte bulunsalar da ibadethane statüsünü tartışma dışı tutan ‘şark kurnazlığı’ ortada. Başta Hacı Bektaş-i Veli Dergâhı olmak üzere Dergâh ve Tekkelerin Alevilere geri verilmesi, Madımak Oteli’nin utanç müzesi yapılması ve Alevi katliamlarında sorumluluğun kabul edilerek özür dilenmesi gibi talepler karşısında kaskatı olan resmî tavır söz konusu.

Sıra mezhepçi Suriye politikasının sonlandırılması, silahlı çetelere hamiliğin terk edilmesi ve kamuda Alevi tasfiyesinin durdurulması yönünde dillendirilen taleplere gelindiğinde de kaskatı tavır yerini suçlayıcı, hedef gösterici, saldırgan yaklaşıma bırakıyor.

Bugün hâkim güçlerle karşı karşıya gelmeyi göze alamayan Alevi hareketi mevcut örgütlülük düzeyini koruyamaz. Alevilerin gündemi statüko yaratmak, kırıntılarla yetinmek olmamalı. İnanç özgürlüğü ve demokratik taleplerin kabulü kıyasıya süren mücadelelerin eseri olabilir. Adaletsizlik üreten bu düzeni eşitlik ve özgürlükler temelinde değiştirmek için, kendisine reva görülen arka bahçe açmazını aşan, “bekçi-çimento” fasıllı ezberleri bozan, gücünün farkına varan ve toplumsal ilerleme ekseninde stratejik ittifakların kurulmasına köprü vazifesi gören bir Alevi hareketi rol üstlenebilir. Düzen içi İslamcıların kronik düşmanlıkla güncelledikleri ‘Bizans oyunları’ mücadelenin daha çetin geçeceğinin işaretidir.

Son olarak; mizansen buluşmalardan Siirt etabına Soylu’nun ekibiyle çalışan, MHP’li geçmişi bilinen bir kişi de dahil edildi. Eline mikrofon tutuşturulan bu kişinin (Cem Vakfı kurucu üyesi sıfatıyla) dillendirdiği temennilere cevaben kurgulanan açıklama yukarıda özetlediğimiz hal ile ahvali doğruluyor. Suni gerekçeler, demagoji ve fitnebaz muhalefet iması. Çalışmalarının muhtevası bu!

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)