Son Dakika Haberler

İktidarlar demokrasiyi sevmezler ve mümkünse uygulamazlar! / Veli BEYSÜLEN

İktidarlar demokrasiyi sevmezler ve mümkünse uygulamazlar! / Veli BEYSÜLEN
Okunma : Yorum Yap

İktidarlar demokrasiyi sevmezler ve mümkünse uygulamazlar!

Veli BEYSÜLEN yazdı:

Kapitalist sistemin temel dayanağı burjuva demokrasisidir. Aslında bu dayanak, sistemin sürekliliğini sağlamanın aracı olarak yer, zaman ve ihtiyaca göre ülkeden ülkeye farklı biçimlerde uygulanmaktadır. Sistem ideologlarının temel tezleri, burjuva demokrasisinin asgari düzeyde, denge denetim mekanizmaları işleyen, kuvvetler ayrılığı ilkesine dayanan bir haklar bütünü olduğudur. Bu teze göre, bir demokraside yasama, yürütme ve yargı erklerinin her biri, diğerinin alanına girmeden kendi görevini yapmakla yükümlüdür. Sistemin temel tezi bu olsa da, dünyada kuvvetler ayrılığı ilkesinin tam anlamıyla uygulandığından bahsetmek pek olası değil. Zira sistem kendini koruma refklesiyle, kendisini sorgulayan ve alternatif sistemi savunan örgütlenmelere izin vermez. Bu nedenle burjuva demokrasisi, sınıf, etnik köken ve din farklılığı temelinde ezilen halk kesimlerini temsil eden siyasi organizasyonların (partilerin), seçimler yoluyla da olsa, iktidara gelmelerinin önünü kesmek üzere tedbirler geliştirmiştir.

Tüm bunlara rağmen demokrasinin olmazsa olmazları vardır ve bunların başında da siyasi partiler gelmektedir. Bir demokrasi de birçok partinin olması doğası gereğidir. Zira siyasi partiler, en azından düşünce özellinde de olsa farklılıkları temsil ederler. Her partinin temsil ettiği siyasi düşünce olduğu gibi toplumsal katmanlar da vardır. Partiler farklı yönetim anlayışlarına sahip oldukları için ayrışmışlardır. Bu ayrışmada, ülke kaynaklarının sınıflar arası paylaşımı anlayışı, siyasi ve felsefi düşünce, devlet toplum ilişkisi, etnik kimlik, din ve mezhep farklılığı gibi etkenler belirleyicidir. Her partinin bu konulara bakışını yansıtan tüzüğü ve programı vardır. Seçimlere bu programıyla girer ve halktan destek ister, aldığı destek oranında da yasama meclisinde temsil edilir. Yani her partinin diğer partiden ayrıştığı temel noktalar vardır. Seçmen bu temel ayrışmaları değerlendirir ve kendisine yakın bulduğu partiye oyunu verir. Sonuçta yasama meclisinde çoğunluğa ulaşan parti veya bir program etrafında bir araya gelerek koalisyon kuran partiler ülkeyi yönetirler. Yasama meclisindeki çoğunluğun içinden çıkan yürütme (hükümet), kendi programını hayata geçirerek ülkeyi yönetir. Azınlıkta kalan (muhalefet) ise halk adına denetim yetkisi kullanır ve yürütmenin aldığı kararların, çıkarılan kanunların, toplumun hak ve menfaatler sağlaması, temel hak ve özgürlüklerin korunması, toplumsal sözleşmenin (Anayasa) uygulanması, adaletin sağlanması gibi temel hususları gözetmesini sağlamaya çalışır. Her parti, yasama faaliyetinde kendi programını öncelikle gözetir. Zira seçmene kendi programıyla gitmiş ve çoğunluk olsun veya olmasın, bu programına aldığı destek oranında yasama organında temsil hakkı elde etmiştir. Kuşkusuz bir demokraside birden çok partinin olması, yönetme anlayışı farklılığının kaçınılmaz sonucudur.

Tüm bu açıklamalardan sonra, Türkiye’ye göz atmakta yarar var diye düşünüyorum. Türkiye, 7 Haziran 2015 seçimlerinden itibaren başlayan, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrasında hızlanan bir şekilde demokrasinin ve hukukun yok edildiği bir süreci yaşıyor. Kuşkusuz bu sürecin en belirgin özelliği barış talebini dile getirenler ile insan hakları savunucularının hedef haline getirilmeleri ve şiddetle cezalandırılmalarıdır. Son zamanlarda bu ülkede yaşananlar, parlamento içi ve dışı muhalefetin ciddi bir tehditle karşı karşıya olduğunu gösteriyor. Bunun en son örneği, Halkların Demokrasi Partisi (HDP) Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’na yapılanlar ile üniversitelerine tepeden “kayyım” rektör atanmasına karşı çıkan Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerine uygulanan polis şiddetidir. Eminim ki, birkaç gün önce İstanbul Kadıköy’de tutuklu arkadaşlarına destek için basın açıklaması yapmak isteyen Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerine uygulanan polis şiddetini izleyen vicdanlı her insan, “Yurttaşların can ve mal güvenliğini sağlamakla görevli kolluk görevlileri, o ülkenin üniversite öğrencisi gençlerine, bu kadar acımasızca saldırabilir mi?” diye sormuştur.

Elbette her şeyden mağduriyet çıkarma alışkanlığı edinmiş ve herkesi düşman gören anlayışa sahip iktidar, karşısındakileri cezalandırma ya da şeytanlaştırma politikası güdecektir. Bu cezalandırma tek tek bireyleri hedef aldığı gibi, siyasi partileri, emek ve meslek örgütleri ile iktidar blokunun hoşuna gitmeyen kararlar veren yargı organlarına kadar uzayabilmektedir.

Tam da bu nedenle, AKP-MHP bloku önümüzdeki seçimlerde iktidarı kaybetmemek için, devleti yönetiyor olmanın avantajını alabildiğine kullanıyor. Özellikle 19 yıldır defalarca yapısını değiştirdiği ve her noktasını ele geçirdiği yargıyı kullanmayı ihmal etmiyor. Ancak yargı da istemediği kararlar çıktığında, kararı veren merciiyi kapatmakla tehdit etmekte de sakınca görmüyor. Nitekim iktidar ortağı MHP’nin Genel Başkanı Devlet Bahçeli, HDP’nin kapatılması iddianamesini usulden Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına iade eden Anayasa Mahkemesi’ni hedef alarak, “Anayasa Mahkemesi’nin kapatılması elzemdir ve ertelenemez bir görevdir.” şeklinde açıklamalarda bulundu.

İddianamenin iadesi, hukukçuların üzerinde uzun uzadıya durmaları ve irdelemeleri gereken bir husustur. Ancak görünen o ki, çözüm sürecindeki görüşmeler ile bu görüşmelerden çıkan parti yöneticilerinin yaptıkları açıklamaların kapatma gerekçesi yapılmak istenmesi iktidarı zorluyor. Zira birkaç gün önce açıklama yapan Selahattin Demirtaş, “Çözüm sürecinin muhatabı biz değiliz, Erdoğan ve AKP’dir. Biz sadece kolaylaştırıcıyız, aracıyız.” dedi. Bir hukukçu olan Demirtaş, bu açıklamayı boşuna yapmış olamaz. Yine HDP’nin kapatılması iddianamesinde, HDP devletin yanında olmadı iddiasına yer verilmesi de sıkıntılı. Zira HDP, devletin mevcut politikasını sorgulayan ve seçimlerle iktidara geldiği takdirde bu politikayı değiştireceğini açıkça beyan ederek, seçmenden destek almıştır. Tüm bunlar ortadayken, HDP’nin hali hazırda ülkeyi yöneten iktidar blokunun politikasına destek vermemesinin kapatma delili yapılmak istenmesi, demokrasinin olmazsa olmazı olan siyasi partileri aynı kalıba sokmayı amaçlayan demokrasi dışı bir düşüncedir. Her parti diğerinden farklı düşündüğüne göre, bir partinin, temsil ettiği insanların menfaatine olmadığını düşündüğü iktidar uygulamalarına destek vermemesi olması gerekendir. Bu nedenle bir partinin, başka bir partinin yönetim anlayışına destek vermedi diye kapatılmak istenmesi, en basitinde demokrasiye darbedir.

HDP’yi kapatma tartışmalarının, 31 Mart 2019 yerel seçimleri ile 23 Haziran’da yenilenen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminin sonrasında yoğunlaşması boşuna değil. Burada amaç, yerel seçimler sürecinde, birçok büyükşehirde aday çıkarmayarak muhalefet adaylarını desteleyen ve seçimi iktidar blokuna kaybettiren HDP ile muhalefet arasında olması muhtemel bir ittifakın önüne geçmektir. Çünkü iktidar, HDP seçmeninin blok halinde hareket ettiğini ve ittifak olsun olmasın, gerektiğinde topluca stratejik oy kullandığını görüyor. Ancak bu şekilde seçmenin blok halinde hareket etmesinin önüne geçeceğini düşünüyor. Bu nedenle her akşam televizyon ekranlarında, HDP kapatılırsa seçmeni kime oy verir tartışmaları yapılıyor, sözde uzmanlar ve yine sözde kamuoyu araştırmacıları konuşturuluyor.

Ülkede ekonomi ağır hasta, hükümetin virüsle mücadele politikası iflas etti. Vatandaşa tedbirlere uyması için çağrı yapıp ceza kesen iktidarın kendisi, hınca hınç dolu salonlarda kongreler yapıyor. Doğrusu bu ülkede yaşayan, az çok okuyan, okuduğunu anlayan herkes neler yaşandığının bilincinde. Bu nedenle iktidarın yaptıklarından ziyade, muhalefetin yapması gerekenler üzerine yoğunlaşmak gerekiyor diye düşünüyorum. Zira ülkede bu kadar olumsuzluğun aşılması, muhalefetin ilkeli bir birliktelikle ortaya çıkması ve toplumun ötekileştirilen, ezilen tüm kesimlerinin kendilerini bulacakları bir program sunması ile mümkündür. Kuşkusuz, uzlaşı kültürü devreye girdiğinde ve başkalarıyla anlaşmak üzere masaya oturan her birey ya da kurum, önyargılarını bir kenara bırakarak oturduğu masada anlaşmayı hedeflediğinde sorun çözülecektir.

Tüm bu gerçeklerden hareketle, muhalefet bir an önce iktidarın belirlediği gündemden sıyrılmalı ve kendi programı ile ortaya çıkmalıdır. Öncelikli konu güçlü parlamenter sisteme dönüş olsa da, tek adam yönetimine geçişten önceki yarım yamalak demokrasinin ilerisine geçerek, halkın katılımını esas alan güçlü yerel demokrasi ile desteklenmiş bir yapı hedeflenmelidir. Dokunulmazlık, kendisini yasaksız temsil edebilsin diye seçene tanınmış bir haktır. Bu nedenle yüz kızartıcı suç işlemediği sürece seçilmişe dokunulmasının yolu sonuna kadar kapatılmalıdır. Düşünme, düşünceyi yayma özgürlüklerinin kullanımının yasaklanmasına son verilmeli, düşüncesinden dolayı cezaevinde bulunan herkes serbest bırakılmalıdır. Toplumun tüm kesimlerinin örgütlenmesini engelleyen düzenlemeler mevzuattan çıkarılmalı, yürütmeyi denetleyen güçlü bir örgütlü yapı sağlanmalıdır. Devletin temelinin adalet olduğu ilkesi yaşama geçirilmeli, tüm yurttaşların ülkenin eşit yurttaşları oldukları kendilerine hissettirilmelidir. Üretimi esas alan, üretimin sağladığı değerin adil paylaşıldığı bir ekonomik yapı ve onu denetleyen mekanizmalar mutlak suretle hayata geçirilmelidir. İçerde ve dışarıda barış tesis edilmeli ve başta komşular olmak üzere, tüm ülkelerle karşılıklı saygı çerçevesinde, içişlerine karışmaktan kaçınacak şekilde yaşamak hedef olmalıdır.

Her insanın kendisi ve ailesinin geçimini sağlayacak gelire ulaşması hakkı teminat altına alınmalı, işsizlikle mücadele için ciddi bir program oluşturmalıdır. Dezavantajlı kesimlerin korunması için sosyal devlet ivedilikle hayata geçirilmeli ve bu durumdaki bireyler ile ailelere, gelir desteği sağlayacak sigorta sistemi oluşturulmalıdır. Eğitim, sağlık, dosyal güvenlik gibi temel haklar devlet tarafından herkese parasız ve eşit verilmelidir. Çevre sağlığına özen gösterilmeli, insan sağlığını ve doğal yaşamı tehdit eden yatırımlar durdurulmalıdır. Bilimsel çalışmalar hızlandırılmalı, bilimin yol göstericiliğinde, başta deprem, insanı doğa olaylarından koruyacak tedbirler ivedilikle hayata geçirilmelidir. Çalışanların, emeklilerin, gençlerin, çiftçilerin örgütlenmelerinin önündeki engeller kaldırılmalıdır. Erkek egemen zihniyete son verilmeli, kadın erkek eşitliği laftan ibaret olmaktan çıkarılmalıdır. Türkiye’nin bulunduğu coğrafyanın avantajları göz önüne alınmalı, tarım ve hayvancılıkta kendi kendine yetecek potansiyelini ortaya çıkaracak teşviklerle dışa bağımlılığa son verilmelidir.

Elbette tüm bunları, 19 yıldır bu ülkeyi yöneten iktidar yapmayacaktır. O zaman görev muhalefete düşüyor. Muhalefet, amalar, fakatlar ve iktidar eleştirisi ile kaybedecek zamanı olmadığını bilmelidir.

Unutulmamalıdır ki, iktidarlar demokrasiyi sevmezler ve mümkünse uygulamazlar! Dolayısıyla, demokrasiyi talep edecek ve ona sahip çıkacak olan muhalefettir!

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)