Son Dakika Haberler

İnsan haklarını korumak devletin temel görevidir/ Veli BEYSÜLEN

İnsan haklarını korumak devletin temel görevidir/ Veli BEYSÜLEN
Okunma : Yorum Yap

İNSAN HAKLARINI KORUMAK DEVLETİN TEMEL GÖREVİDİR!

Veli BEYSÜLEN yazdı:

İnsanlık, ilk çağlardan başlayarak günümüze ulaşana kadar; bir yandan kralların, imparatorların, feodal beylerin her birinin bir diğeri üzerinde hakimiyet kurma isteği, dinler arası rekabetler ve başka ülkelerin kaynaklarına sahip olma amaçlarıyla yapılan savaşlar, işgaller ve yıkımlarla geçen, diğer yandan barışın sağlandığı, tüm insanların insan olmaktan kaynaklı sahip oldukları hakları ile eşitçe yaşadıkları bir düzenin kurulması için yoğun mücadeleler verilen bir tarihe sahiptir. Kuşku yok ki insanlık tarihi, insanların toplumsal yaşama geçmesinden itibaren farklı toplumsal düzenlerde, bireylerin toplumsal konumlarına göre farklı şekillerde uygulanmış olsa da, ilk çağlardan itibaren başta hukuk yoluyla adaletin sağlanması olmak üzere, birçok alanda insanların sahip oldukları temel haklara ulaşmak için verilen mücadelelerle doludur. Mülk sahibi yönetici sınıf ile toplumun diğer katmanları arsasında farklar olmakla birlikte, Antik Yunan ve Roma İmparatorluğu bu alanlarda önemli ilerlemelerin yaşandığı dönemlerdir. Ancak zamanla dinin hakimiyetinin öne çıkması ve ruhban sınıfının toplum hayatında belirleyici olması ile birlikte, bu alanda gerileme yaşandı. Bu durum 16. ve 17. yüzyıllara kadar devam etti. Rönesans’la birlikte, özellikle Avrupa genelinde din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması, ruhban sınıfının hakimiyetinin Kilise ile sınırlandırılması, hukuk ve insan hakları alanlarında önemli adımlar atılmasını sağladı.

Tüm bu gelişmelere paralel olarak 18. yüzyılda, gerek hukuk gerekse insan hakları alanlarında, tarihsel birikimlerin yol göstericiliğinde yazılı temel belgeler ortaya çıkmaya başladı. Bu süreçte, 1789 Fransız Devrimi sırasında açıklanan ve bir anlamda bugünkü insan hakları belgelerinin temelini teşkil eden “Yurttaş Hakları Bildirgesi” en belirgin belge oldu. 19. yüzyıl boyunca verilen mücadeleler, tek tek ülkelerde yazılı toplumsal sözleşmeleri (anayasa) ortaya çıkardı ve birçok hak teminat altına alındı. 20. yüzyılın ilk yarısında, dünyanın iki büyük savaş felaketi ile karşı karşıya kalması üzerine harekete geçen insanlar, bir yandan barış içinde refahın paylaşıldığı daha eşitlikçi bir toplumsal yapı oluşturulması için çaba harcarken, diğer yandan temel insan haklarını teminat altına alan belgeleri kabul ederek yürürlüğe koydu. Kuşkusuz bu süreçte kabul edilen en önemli belge, 1948 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’dir. Bu bildirge başta yaşam hakkı olmak üzere, her insanın insan olmaktan dolayı sahip olduğu bireysel ve toplumsal birçok hakkın belirlendiği temel bir belgedir. Nitekim bildirgede yer alan haklar, daha sonra devletlerin anayasalarında da kendilerine yer bulmuştur. Bildirgenin en önemli özelliği ise, imzalayan ve taraf olan her devlete, bu hakları uygulamada azami çaba içinde olması yükümlülüğü getirmiş olmasıydı. Daha açık ifade etmek gerekirse, bildirgede yer alan haklar insanlara tanınırken, devletlere de bunları uygulama yükümlülüğü getirilmiştir.

Bildirgenin üçüncü maddesi, “Herkesin yaşama hakkı ile kişi özgürlüğü ve güvenliğine hakkı vardır.” der. Evet yaşama hakkı, her insanın en temel hakkıdır. Zira bir insan, ancak kendisine bu hakkı sağlandığında yaşamaya devam edecek ve diğer haklarına sahip olabilecektir. O zaman bir devletin en önemli görevi, hiçbir ayırım gözetmeksizin tüm yurttaşlarının, seyahat için geçici bir süre için ülkeye gelmiş olanların veya çalışmak üzere ülkede bulunan başka ülke yurttaşlarının tamamının yaşama hakkını gözetmesi ve onların yaşamalarını sağlamasıdır. Yani her devlet, alacağı tedbirler ve kuracağı teşkilatla insanların can güvenliğini sağlamakla yükümlüdür. Bunu yapmayan veya yapmaktan imtina eden devlet, devlet olmanın gereğini yerine getirmemiş demektir.

Elbette her birey, kendisinin ve ailesinin geçimini sağlayacak gelire sahip olması, düşüncesini yazılı ve görsel olarak özgürce yayabilmesi, adil yargılanma hakkı, mahkumiyeti kesinleşinceye kadar suçsuz olduğunun kabulü, siyaset serbestliğine sahip olması, yine toplantı ve gösteri hakkını serbestçe kullanması, başkalarıyla bir araya gelmesi ve haklarını korumak için örgütlenmesi, sağlık ve sosyal güvenlik hakkına sahip olması, özel hayatının gizliliğinin korunması, konut hakkına sahip olması gibi birçok hakka sahiptir. Ancak insanın tüm bu haklarını kullanabilmesi, yaşamının sürüyor olması ile mümkündür.

Tüm bunları neden mi yazdım?

Evet, üzerinden daha çok uzun zaman geçmediğine göre hepiniz hatırlıyorsunuzdur. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, 19 Mart’ı 20 Mart’a bağlayan gece Resmî Gazete’de yayınlanan Cumhurbaşkanı kararıyla, ilk imzacısı olduğu, parlamentosunda oybirliğiyle kabul ettiği ve tam adı; “Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi” olan İstanbul sözleşmesinden çekildi. Yani Türkiye Cumhuriyeti Devleti, uluslararası sözleşmelerin kabulünün düzenlendiği, anayasasının 90. maddesine uygun olarak imzaladığı ve taraf olduğu bir insan hakları sözleşmesinden tek imzayla çekildi.

Kuşkusuz Türkiye, tek imzayla alınan bu çekilme kararı ile sadece bu sözleşmeden çekilmedi, 1949 yılında imzaladığı İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin yukarıda belirttiğim 3. Maddesi ile taahhüt ettiği yaşam hakkını koruma yükümlülüğünü yerine getirmeyeceğini de beyan etmiş oldu. Kaldı ki bildirgenin yukarıya aldığım 3. Maddesi, devlete yalnızca yaşam hakkının korunması yükümlülüğü getirmiyor, aynı zamanda kişi özgürlüğü ile güvenliğini sağlama yükümlülüğü de getiriyor.

Bakın İstanbul Sözleşmesi’nin 3/a maddesi, ne diyor:

“Kadına karşı şiddetten, kadınlara karşı bir insan hakları ihlali ayrımcılık anlaşılacak ve bu terim ister kamu ister özel yaşamda meydana gelsinler, söz konusu eylemlerde bulunma tehdidi, zorlama veya özgürlüğün rastgele bir biçimde kısıtlanması da dahil olmak üzere, kadınlara fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik zarar ve acı verilmesi sonucunu doğuracak toplumsal cinsiyete dayalı tüm şiddet eylemleri olarak anlaşılacaktır.”

Yani sözleşme yalnızca ev içinde değil, örneğin aynı evde yaşamayan eş veya partnerin evinde, kamusal alanlar olan işyerleri, okullar, hastaneler, karakollar, hapishaneler gibi kurumlarda da kadınlara yönelik şiddeti yasaklamaktadır. Görüldüğü gibi sadece yaşam hakkı veya güvenliğin sağlanması değil, çok geniş bir şekilde yapılan ihlallerin tamamının insan hakkı ihlali olduğu gayet net bir şekilde ifade edilmektedir.

İstanbul Sözleşmesi bir insan hakları sözleşmesi olup, kadınların yıllardır bin bir zorlukla ülkelerinde ve dünya çapında verdikleri mücadele sonucu kazandıkları önemli bir sözleşmedir. Ne yazık ki sözleşmeye saldırı Türkiye’yle sınırlı değil. Sözleşme özellikle Doğu Avrupa’da muhafazakâr siyasal anlayış tarafından yönetilen Polonya, Bulgaristan, Macaristan, Slovakya gibi devletlerde de hedef tahtasına konmuş bulunuyor. Bütün bu ülkeler, “Aileye evet, toplumsal cinsiyete hayır” gibi geleneksel aileyi kadınların özgürlüğünün önüne koyan bir düşünceyle sözleşmeye karşı çıkmaktadır. Burada asıl üzerinde durulması gereken husus, başta bu ülkeler, bazı ülkelerin pandemiyi kadınları geleneksel yeri olan aile içine gönderme fırsatına dönüştürme hazırlığı içinde olmasıdır. Asıl ilginç olan ise; demokrasi ve insan hakları havarisi Avrupa Birliği’nin gelişmiş devletlerinin, ticari kaygılarla tutucu doğu Avrupa devletlerinin bu insan hakları karşıtlığına seyirci kalmalarıdır. Aslında bunda şaşıracak bir durum yok. Zira kapitalizm, kadınların düşük ücretli emeğinin yanı sıra evdeki karşılıksız emeğine de ihtiyaç duyuyor. Bu aynı zamanda eşitliğe de saldırıdır. Nitekim işten çıkarılan ve eve hapsedilerek geleneksel rolünü üstlenmek zorunda bırakılan kadın, ekonomik bağımsızlığını kaybedecek ve erkeğe bağımlı hale getirilecektir.

Kuşkusuz Türkiye’nin insan hakları ihlallerine devam etmesi ve bunu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını uygulamamaya kadar vardırmasına karşın, Birliğin bu ihlalleri sadece “Kaygılıyız” gibi günü birlik açıklamalarla geçiştirmesinin temel nedeni, el birliğiyle iç savaşa sürükledikleri Suriye’den Türkiye’ye geçmiş olan milyonlarca mültecinin Türkiye tarafından koz olarak kullanmasıdır. Kuşkusuz Türkiye kapıları açıp, mültecileri AB sınırlarına yığmadığı ve AB’nin başını çeken devletlerden mal ithal ettiği sürece, birlik Türkiye’nin yapacağı insan hakları ihlallerine gözlerini kapatmaya devam edecektir.

Doğrusu Türkiye’nin, taraf devletlerin, temel haklar, eşitlik ve ayrım yapılmaması için gerekli tedbirleri alarak toplumsal cinsiyete duyarlı, kapsamlı ve eşgüdümlü politikalar üretmelerinin ve bunun için gerekli mali kaynakları aktarmak suretiyle sıkı ve sonuç alıcı denetim mekanizmaları kurmalarının düzenlendiği sözleşmeden çekilirken, “Sözleşme Türk aile yapısına uygun değil.” gerekçesine sığınması, ister istemez insanın aklına, “Neden? Türk aile yapısı şiddete mi dayanıyor? Şiddet olmazsa Türk aile yapısı ayakta kalmaz mı?” sorularını getiriyor.

Bu çekilmede gözden kaçırılmaması gereken en önemli husus, ülkede yaşayan insanların, başta yaşama hakkı olmak üzere, haklarıyla yaşamalarını sağlamakla yükümlü olan devlet erkinin, ben bu hakkı sağlama sorumluluğunu üstlenmiyorum demesi ve buna dair düzenlemeler içeren bir insan hakları sözleşmesini uygulamaktan vazgeçmesidir. Halbuki her devlet, hüküm sürdüğü topraklar üzerinde sürekli yaşayan veya geçici bulunan her bir bireyin, can ve mal güvenliği içinde yaşamalarını sağlamaktan sorumludur. Dolayısıyla hiçbir devletin, bunun için yapması gerekeni yapmaktan imtina etme hakkı yoktur. O zaman İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmek, sadece yöntem yanlışlığı ile hukuki açıdan değil, bir devletin devlet olmasının asgari koşulları açısından da geçersiz bir işlemdir. Bu nedenle, Sözleşme insan haklarının korunmasının teminatı olma yönüyle yürürlüktedir.

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

porno izle porno porno sex