Son Dakika Haberler

İslamiyet devrim mi, sömürü mü? Berke KAHRAMAN

İslamiyet devrim mi, sömürü mü? Berke KAHRAMAN
Okunma : Yorum Yap

İslamiyet devrim mi, sömürü mü?

Berke KAHRAMAN yazdı:

İslam dini hiç şüphesiz ortaya çıkışı itibariyle bir itirazdır ve bu itirazın örgütlü ve politik bir şekilde Mekke ve Medine’de iktidarı ele geçirmesi bir devrimdir. İşte tam bu noktada İslam neye itirazdır, neyi devirmiş yerine ne inşa etmeye çalışmıştır buna bakmak gerekli. Burada dönemin koşulları bakımından karşımıza çıkan genel özellikler şunlardır: İslamiyet öncesi Mekke’de tefeci bezirgân bir grup hüküm sürmekteydi. İbadetten ticarete, hukuktan askeriyeye kadar her şeyi onlar kontrol altında tutuyordu. Bu tefeci bezirgân grup, fakiri eziyor, köleleri mal gibi hiçbir hakkı olmadan alıp satıyor, kadınlara hiçbir hak ve hukuk tanımıyordu. Toplum sosyal olarak ciddi bir çürüme içindeydi. İşte İslam tam bu noktada ezilen, horlanan, itilen kakılan kitlenin feryadı ve isyanı oldu.

Verdiği mesaj her ne kadar bugün bize daha çok Allah’ın varlığı ve birliği üzerine kurulu gibi görünse de eğer tarihte dünyayı okuma biçimlerini ‘Allah merkezli’ okuma, ‘insan merkezli’ okuma ve ‘ideoloji merkezli’ okuma olarak ayırırsak bu varlık ve birlik mesajı bambaşka bir anlam kazanmaktadır. Yani bu durumda Allah’ın varlığı ve birliği şunu ifade etmektedir: Kuran putları reddederek aslında o hâkim çetenin insanların inançlarını sömürerek putlardan para kazanmasını, insanlar üzerinde din adamları, kahinleri vs. aracılığıyla baskı kurmasını engellemiştir. Allah’ı bir ve ortağı yok olarak tanımlamış tüm dünya mülkünün de ona ait olduğunu söylemiş (Nur 42) ve insanların bunların sahibi değil ancak ihtiyaçları doğrultusunda kullanıcıları olduğunu belirterek insanların dünya nimetlerini fazla fazla kendilerine tapulamalarının ve bunun üzerinden birbirleri üzerinde tahakküm yaratmalarını engellemeye çalışmıştır. Zekât, fitre, sadaka gibi kurumlar kurup ganimetlerden de yoksula fakire yetime özel paylar ayırıp “… O mal ve nimetler sizden yalnız zengin olanlar arasında dönüp duran bir kudret aracı olmasın istedik (Haşr 7)”, ” Ve sana neyi infak edeceklerini de soruyorlar. De ki: “Helal kazancınızın size ve bakmakla yükümlü olduklarınıza yeterli olanından artanını verin. (Bakara 219) ” gibi ayetler indirerek muradını açıkça ifade etmiştir.

Kendisini dünya ve ahiret hayatının sahibi olduğunu söyleyerek kölelerin mal gibi alınıp satıldığı bir dönemde Allah rızasını kazanmayı zorlu dünya imtihanını aşmayı, kölelere özgürlük vermek olarak tanımlamıştır (Beled 12).

İşte İslam bunlar ve diğer nice konuda kurulu düzene itiraz etmiş peygamber ve sahabe örgütlenip mücadele ederek kurulu düzeni devirmiş ve yerine bu mantığı esas alan çoğu Mekke’nin eski ezilen, horlanan kitlelerinden ve gettolarından bir halk iktidarı kurmuştur. Nitekim kuranda Allah “Biz istiyoruz ki ezilenleri yeryüzüne önder kılalım (Kassas 5)” diyerek bu konuda da tavrını net olarak ortaya koymuştur. İslam’ın bu devrimci tavrı sadece bunlar gibi maddi, günlük, pratik hayata dair konularda olmamış İslam bir dinin olmazsa olmazı olan ibadetler konusunda da özü itibariyle bir devrim yapmıştır.

İslam’daki ibadetler şekil anlamında her ne kadar İslamiyet öncesine benzese de İslam bunları sadece anlamsız ritüeller olmaktan çıkarmış eşitçiliğin, paylaşmanın, diğerkâmlığın, hoşgörünün, dayanışmanın, bilinçlenmenin bir aracı kılmıştır.

İşte İslam ortaya çıkışı ve gelişimi bakımıyla böyle bir devrim ve dindi. Fakat peygamberin ölümüyle ciddi bir akamete uğradı. İktidar mücadelelerinde herkes kendi tarafına yontarak güç ve meşruiyet kaynağı haline getirmek istedi. Bu hem dinin ruhunda tahribata hem de Müslümanlar arasında ihtilafa neden oldu.

Peygamber sonrası her ne kadar düzen Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer döneminde korunsa da Hz. Osman’ın iktidara geçmesiyle İslam Devleti içerisinde adam kayırma, torpil, imtiyaz baş gösterdi ve Emevi-Ümeyyeoğulları devlette ciddi bir kadrolaşmaya girişti. Devlette şatafat arttı sosyal adalet bozuldu, din maddi ve manevi olarak özünden uzaklaştırılarak tahrip edildi. Her ne kadar Hz. Ali döneminde düzen tekrar tesis edilip tahribat onarılmaya çalışılsa da Hz. Ali Emeviler-Ümeyyeoğulları yüzünden tam bir otorite kuramadı, işleri düzeltemedi ve sonrasında da zaten iktidar Emevilere-Ümeyyeoğullarına geçti ve bir saltanat haline dönüştü.

Hz. Hüseyin’in Kerbela’da şehit olmasıyla beraber tabiri caizse İslam doğduğu topraklara gömüldü. Meydan saltanatçı, köleci, tefeci bezirgân, şekilci Emevilere-Ümeyyeoğullarına kaldı ve İslam Emevilerin-Ümeyyeoğullarının bu ahlaksız siyasi ideolojilerinin payandası ve dayanağı konumuna geldi.

Bu anlayış halkı ibadetlerin şekillerine detaylarına boğan, onları olabildiğince hayatın gerçeklerinden ve dinin özünden uzaklaştıran ve bu şekilde mevcut iktidarı güçlendiren bir anlayıştı. Aklı, mantığı, düşünceyi, hakikati dışlayan; yerine sloganı, hamaseti, boş edebiyatı koyan manayla beraber var olması gereken sembolü mananın katili yapan bir anlayıştı. Dini ve Müslümanları şuursuzlaştırma operasyonuydu. Tabiri caizse devrim olan İslamı bir karşı devrim aygıtı haline getirmişti.

Bu anlattığımız durumun en güzel örneği hiç şüphesiz Sıffın Savaşıdır. Malum Muaviye haksız bir şekilde Hz. Ali’ye isyan edince Sıffın Savaşı çıktı ve tam Hz. Ali, Muaviye ve ordusunu yenecekken Muaviye müthiş bir hile ve din istismarıyla savaş mızraklarının ucuna kuran sayfaları takıp Müslümanların gözlerini boyadı ve savaşı kendi lehine çevirdi.

Şimdi bu örneği alalım ve 2002 sonrası Türkiye’yi düşünelim. Başörtüsü serbest bırakıldı, imamhatipler açıldı, din kamusal alanda daha özgür yaşanmaya başladı, AKP genel anlamda Müslümanların özgürlük alanlarını genişletti. Hatta geçtiğimiz hafta Türkiye’de siyasal islamın simgesi niteliğindeki Ayasofya bile açıldı.

Peki ya bunların neticesinde ne oldu?

Müslüman halk olarak özgürlük alanımız genişledi, doğru olan da buydu ama aynı zamanda İktidar kendi siyasi saltanatını kurdu; hem de bunu pekiştirdi. Bunun yanında hırsızlık, yolsuzluk, israf, çevre talanı, kadın cinayetleri, sosyal adaletsizlik vs. tavan yaptı. Bu sıralarda saraydaki zat, elinde Kuranı Kerim’le seçim mitingleri yaptı. Peki sormak lazım, şimdi bunun Sıffın Savaşındaki gibi mızrağa Kuran yaprağı takılmasından ne farkı var?

Bugün bunlar çağdaş olarak mızrağın ucundaki Kuran sayfası hükmünde değiller mi?

Bu din istismarı ve ahlaksızlık değil mi? Evet hiç şüphesiz öyle ama bizim daha önemli bir sorunumuz 1000 yıldır bu taktiğin müslümanlar üzerinde nasıl tuttuğu meselesidir.

Bunun için önce Müslümanların sorununu anlamak gerekiyor, bunu da yine şu örnekler üzerinden anlatalım;

Hz. Ali ve Hz. Ayşe arasında geçen Camel Savaşı sırasında Haris diye biri Hz. Ali’nin yanına gelir ve “Hak nerede, bana açık değil Ey Ali” der Hz. Ali de “Ey Haris sen aşağına bakmışsın yukarına bakmamışsın bu yüzden de şaşkınlık içinde bocalıyorsun. Sen hakkı tanımamışsın ki hakka uyanları tanıyasın, batıl’ı tanımamışsın ki batıl’a meyledenleri tanıyasın hakkı tanı” der.

Yine Hz. Ali bu savaşta başka bir rivayette şöyle diyor: “Allah’ın dini kişiler ile tanınmaz hakkın nişaneleri ile tanınır. Öyleyse hakkı tanı hakka uyanları da tanırsın.”

İşte dün de bugün de tam olarak Müslümanların sorunu aslında hakkı değil işine geleni arama problemidir. Müslümanlar hakka göre insanları değil insanlara göre hakkı tanımayı seçtiler. Yani görünüşe, çoğunluğa, paraya, güce, geleneğe hatta ırka göre karar verdiler ve veriyorlar. Dün de bugün de çekilen sıkıntı bu. Onun için “cumhurbaşkanın sesi güzel, çok güzel Kuran okuyor, eşi-kızı başörtülü, çok Müslüman insanlar” deyip oy veriyorlar. Onun için senelerdir Allah, kitap, peygamber diyen parayı, makamı amuduyla götürüyor.

Oysa ki hakkı tanıdığımızda kimse bizi dinimizle kandıramayacaktır. O zaman hakkın bize dinimizi anlamlı kılabilmek için hayatın pratiği içerisinde eşitliği ve adaleti sağlamamız gerektiğini söylediğini bileceğiz. Bu durumda kimsenin taktığı sahte, maske hükmündeki başörtüsüne, namazına vs. kanmayacağız çünkü bileceğiz ki bu yapılanların hayatın pratiği içerisinde adalete, eşitliğe, iyiliğe dair bir karşılığı varsa ancak o zaman Hakta da bir karşılığı vardır.

O zaman özetle şunu söylemek mümkündür: Müslümanlar olarak yapılana değil yapılanın neye ve kime hizmet ettiğine bakmalıyız ve Allahın şu uyarısına kulak vermeliyiz;

…Sakın o aldatıcı şeytan sizi Allah ile aldatmasın (Fatır 5)”

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

canlı sohbet hattı hint filmleri bahis siteleri beylikdüzü escort teen porno bahis sitesi seks hikayeleri seks hikayeleri seks hikayeleri seks hikayeleri