Son Dakika Haberler

İstanbul İstanbul olalı, hiç görmedi böyle keder! / Gökhan KÜÇÜK

İstanbul İstanbul olalı, hiç görmedi böyle keder! / Gökhan KÜÇÜK
Okunma : Yorum Yap

İstanbul İstanbul olalı, hiç görmedi böyle keder!

Gökhan KÜÇÜK yazdı:

“Eğer dünya tek bir devletten ibaret olsaydı, başkenti İstanbul olurdu.” (Napoleon Bonaparte)

“Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!
Görmedim, gezmediğim, sevmediğim hiç bir yer.
Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul!
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.
Nice revnaklı şehirler görülür dünyada,
Lakin efsunlu güzellikleri sensin yaratan.
Yaşamıştır derim, en hoş ve uzun rüyada
Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan.”
(Bir Başka Tepeden, Yahya Kemal Beyatlı)

BİR ZAMANLAR güzel olan bir rengin zamanla solgun bir lekeye dönüşmesi gibi İstanbul’da eski görkemini günbegün yitiriyor maalesef. Müteveffa Ara Güler‘in vaktiyle çektiği siyah-beyaz İstanbul fotoğrafları, ünlü şairimiz Yahya Kemal Beyatlı‘nın İstanbul’un güzide semtlerini anlattığı şiirleri, İstanbul için bestelenmiş şarkılar, İstanbul üzerine yazılmış kitaplar ve İstanbul’da çekilen eski Türk filmleri olmasa bir zamanların yere göğe sığdırılamayan İstanbul’unu, düpedüz büyülü bir masal şehri sanacağız.

Şu beyaz güvercinlerin semasında uçuştuğu büyüleyici şehri görüyor musun? İşte ona İstanbul derler!
İstanbul bir masal şehri değil elbette, aksine Fatih Sultan Mehmet Han tarafından 29 Mayıs 1453 tarihinde fethedilerek Bizans İmparatorluğu sona erdirilen, uğruna şiirler yazılan, şarkılar bestelenen, roman, öykü ve filmlere konu olan, envaiçeşit insana ev sahipliği yapmış, sokak hayvanları, yedi tepesi, görkemli ve büyüleyici silüeti ile anılagelen kadim bir şehir.

Ve bir o kadar da bahtsız. Çünkü yağma, talan ve rant ile anılagelen bir tarihe sahip.

Antik çağlarda barbarlar tarafından yağmalanmış, Orta Çağ’da Papa III. Innocentius önderliğindeki haçlı ordusu tarafından zaptedilmiş, Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmaya yüz tuttuğu günlerde ise itilaf devletleri tarafından istilaya uğramış, talan edilmiş. Günümüzde ise politikacılar ve müteahhitlerin oyun sahası. Pekâlâ, bugün bir kültür başkenti olduğu varsayılan, kozmopolit bir şehir görüntüsü çizen ve büyük bir metropol olarak anılan İstanbul, o eski şarkı, şiir ve romanlarda anlatılan dillere destan kadim şehirden fersah fersah uzak…
Taşı toprağı altındır hüsnü kuruntusu ile köylerini terkedip İstanbul’a göç eden köylü ve kasabalılardan tutun da İstanbul’u bir masal şehri haline getireceğiz sloganı ile şehrin altını üstüne getiren, tarihini dokusunu bozmakta bir beis görmeyen siyasetçiler ve aç gözlü müteahhitlere varıncaya kadar hemen hemen herkesin emeği var bu şehrin beton ve çelik yığınına dönüşmesinde.

Gerçi kimileri gelişi güzel dikilen gökdelenlerden, ağaçların kesilmesinden, kalabalıktan, yağmadan, talandan kısacası İstanbul’un bugünkü halinden oldukça memnun. Fakat bana kalırsa, söz gelimi elli sene önce cezaevine girip de yeni tahliye olan bir mahkumun vereceği ilk tepki “Eşkiya” filminde Şener Şen’in canlandırdığı “Baran” karakterinden farklı olmayacaktır:

-Burası neresi ya?”
-İstanbul…”
-İstanbul ha.”

MUTSUZ İNSANLAR ŞEHRİ

İstanbul, mutsuz ve uyumsuz insanlar taburu tarafından abluka altına alınmış sanki. Mesela bu kadim şehrin hangi semtine gidersek gideyim, her iki adımda bir, deyim yerindeyse yaşama sevinçleri ellerinden alınmış, gergin, çatık kaşlı ve umutsuz insanlarla karşılaşıyorum. Ki bu durumun bana özgü olmadığını düşünüyorum.
İnsanlar tabakhaneye bok yetiştirmek için birbiriyle yarışıyor âdeta. Bitmek tükenmek bilmeyen bir koşuşturmaca söz konusu. İnsan seli önüne çıkanı ezip geçiyor. Gördüğüm kadarıyla, bir tek çocukların keyfi yerinde. Sadece onların yüzü gülüyor. Sanırım o eski İstanbul’dan bize miras kalan yegâne şey, çocuk sesleri ve kuş cıvıltıları.

Hatırlıyorum da, eskiden kazara yolda karşılaştığınız bir tanıdığınıza “her şey yolunda mı?” diye sormanıza gerek yoktu; muhtemelen -bir şeye sinirlenmiş olsa dahi- mutluluğunu yüzünden okurdunuz. Bununla birlikte, eskiden insanlar günümüzdeki imkan ve ayrıcalıkların yüzde beşine bile sahip değildi ama artık ne hikmetse sevinçten gözlerinin içi parlıyordu. İnsanlar gelecekten umutluydu.

Mesela kış günleri, sobanın üzerinde kestane pişirmek bile bizi mutlu etmeye yetiyordu. Bugün bir şehir efsanesine dönüşen komşuluk kültürü o dönemin olmazsa olmazlarındandı. Depresyon, hiperaktive, apati, panik atak, madde bağımlılığı vb. günümüzle özdeşleştirilen psikolojik hastalıklara pek rastlanmazdı. Çünkü sokaklar çocuklarla, kahvehaneler büyüklerle dolup taşıyordu. Sosyal yaşam cıvıl cıvıldı.

Yani insanın kendini dinlemeye vakti olmuyordu. Öyle veya böyle, bir şekilde bir an olsun yalnız kalmıyordu insanlar.

İstanbuI böyledir. “Yaşanmaz burada” der, çeker gidersin; fakat üç gün geçmeden özlersin.

Neden sonra, şehrin üzerine çöken toz pembe bulutlar dağılmaya başladı. Ve bunun adına ‘gelişim’ dediler, ‘büyüme’ dediler. Ve daha pek çok güzel şey söylediler. Sonra da şehirde ne kadar boş arsa ve yeşil alan varsa üzerine kocaman binalar diktiler. Sahilleri doldurdular Neredeyse İstanbulla yaşıt köşkleri yıkıp yerlerine hilkat garibesi addedilecek nitelikte binalar diktiler. Şehrin nüfusu göz açıp kapayıncaya kadar büyüdü. İnsanlar sokaklara sığmaz oldu.

Öfkeli şehirlerden kaçıp sığınılan bir liman gibiydi İstanbul.

Bir zamanlar bu guzide şehirde, surlar içine kurulmuş tuhaf sokaklar, içinde hâlâ eski zamanlardan kalma izler barındıran mahalleler, kıvrıla kıvrıla inen dar yokuşlar, çıkmaz sokaklar, cumbalı kafesli tahta evler, türbeler, selviler, nakışlı mezar taşlarıyla küçük mezarlıklar, aynalı çeşmeler vardı. Işıl ışıl parlayan sokak lambalarının altından geçmek, ışıklı dükkânların vitrinlerine bakmak, neşeli kalabalıkların içine karışmak, aydınlık kafelerde oturup çay içmek, sinemalarında film izlemek ve daha nice şey neşe katardı insana.
Benim İstanbul’umda bile -her kuşağın kendine has bir İstanbul’u vardır- kaybolup gitmiş o ahşap âleminin izleri duruyordu hâlâ…

Fakat artık geride ne kadidi çıkmış cumbalı ahşap evler kaldı, ne bağdadî duvarlar, ne de tevekkülle eğilmiş derviş başları gibi sağa sola yatmış mezar taşları. Geride sadece acı tatlı anılar ve buram buram hüzün kokan tarihi İstanbul fotoğrafları kaldı.
Acaba Yahya Kemal Beyatlı

İstanbul’un şu halini görseydi, gene şiir yazar mıydı? Hiç sanmıyorum doğrusu…

Sezen Aksunun da dediği gibi, İstanbul İstanbul olalı hiç görmedi böyle keder…

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)