Son Dakika Haberler

Kassargian: Suriye savaşında Ermeniler ikinci defa trajedi yaşadı!

Kassargian: Suriye savaşında Ermeniler ikinci defa trajedi yaşadı!
Okunma : Yorum Yap

Kassargian: Suriye savaşında Ermeniler ikinci defa trajedi yaşadı!

“Kuzey’de duygularla analiz yapan bir kitle var. Rasyonel davranmaktan ziyade pragmatizm ve hezeyanlar pratiklerine yön veriyor”…

28 Eylül 2019’da “Suriye’de Barışa Açılan Kapı” sloganıyla düzenlenen “Uluslararası Suriye Konferansına” Suriye’den davet edilen Gazeteci Sarkis Kassargian ile Suriye’yi, Suriye’de yaşanan 8 yıllık savaşı, AKP’nin tutumunu, Suriye Hıristiyanlarını ve tüm Suriye Halkını; konferansı, CHP’yi, BAAS Partisinin mesajını; İdlip, Membiç, Afrin, Haseke, Kamışlı’yı ve ABD, SGD ile YPG’yi; Suriye için çözüm önerilerini konuştuk.

Tevfik USLUOĞLU- Ferhat AKTAŞ

-Merhaba, kendinizi bizlere tanıtır mısınız?

-Ben Sarkis Kassargian, gazeteciyim. Atalarım aslen Maraşlıdır. Osmanlı’nın son yıllarında ölümden kaçan büyük annem ve büyük babam Suriye’ye sığınmışlar. Ben, eşim, çocuklarım, tüm ailem ise 2014’den sonra Halep’ten Şam’a sığındık. İkinci defa trajedi yaşadık. Sanırım bu coğrafyada Ermenilerin kaderi olmuş trajedi yaşamak. Savaşa kadar Halep’in Meydan semtinde yaşıyordum. Ancak tekfiri terör şebekelerinin Halep’e girmeleriyle birlikte Şam’a sığındık. Bundan dolayı da göçün ne demek olduğunu biliyorum. Göçmenlerin sıkıntılarını da.

-Suriye’de önemli Hıristiyan nüfusu bulunuyor. Süryaniler, Keldaniler, Arap Hıristiyanlar, Ermeniler. Savaş öncesine kadar Suriye Hıristiyan nüfusun ve özelde Ermeniler durumu ne durumdaydı?

-Savaşa kadar Suriye, Ermeniler için tam bir ana yurttu. Suriye seküler bir ülke. Hıristiyan, Müslüman ayırımı yoktu. Her Suriyeli kadar her yerdeydik ve herkes kadar hakkımız vardı. Ermeniler parlamentoda vekil, bakan konumundaydılar. Devletin her kademesinde yer alıyorlar. Ben buradan nostalji yapmıyorum, öyle de konuşmuyorum. Bunu sayılarla, net verilerle açıklayabilirim. Ben çalıştığım gazeteden bir örnek vereyim. Hristiyan olduğunu sandığım Halep kökenli gazeteci arkadaşımla yaşadığım bir olayı anlatayım. Gazetenin Halep Ofisi sorumlusuydum. Noel (Christmas) bayramında, Hıristiyan kökenlilere tatil vermem gerekiyordu. Ona da Hıristiyan diye tatil verdim. 2009’da bu mesele yaşandı. Bir hafta sonra Müslümanların tatili idi. Müslüman arkadaşlara tatil verdim. Onunla da çalışacağımızı söyledim. O arkadaş ‘bana niye tatil vermedin’ dedi. Bende ‘bir hafta önce tatile gittin’ dedim. Cevaben, ‘sen tatile git dedin, gittim. Ben Müslümanın benim tatilim şimdi’ dedi. Şaşırmıştım. Yani biz ülkemizde böyle kaynaşmıştık. Savaş öncesine kadar Hıristiyanların ve özelde Ermeniler hiçbir problemi yoktu. Suriye’de etnik ve dinsel bir ayırım yoktu. Her Suriyelinin hakları kadar Ermenilerin hakları var. Tüm Hıristiyanlar her Suriyeli gibi dinini, kültürünü resmi olarak belirlenmiş kanunnamelerle yaşar. Dini bayramları resmî tatille kutlarlar. Anadilde eğitim alabilmekteler. Suriyelilik bilinci var. Ermeni okulları, kiliseleri, kültür merkezleri hepsi resmi olarak tanınmış durumda. Bizim tiyatrolarımız, müzik, futbol, dil eğitim alanlarımız hepsi var.

-(Tevfik Usluoğlu) Halep’e birçok kez giden biri olarak, Halep’in dokusunu biliyorum. Tabi ki Suriye’nin de. Savaş sürecinde yıkılan Kilikya Okulu olarak bilinen yere gittim. Ermeni okulu. Yeniden onarılıyor ve çevresi temizleniyordu. Onun nostaljisini yaşadım doğrusu.

-Evet, Suriye gerçeği bu. Suriye tüm çocuklarını bağrına basan bir ana gibi. Bu sorularınızdan dolayı şimdi Halep’i, o günlerimiz gözümün önünden geçti doğrusu. Huzurluyduk ve mutluyduk. O ortamı özlüyorum doğrusu.

-İstanbul’da yapılan Barış Konferansını konuşalım. İçeriği için ne diyebiliriz. Umut verici mi?

-Umut etmek zorundayız. Yıkıma, savaşa karşı yapıldığı söylenen her ortamı değerlendirmeye ihtiyacımız var. Bizi şeytanlaştıran güçlere karşı kendimizi anlatmak için en azından buna ihtiyaç var. Konferansın ev sahibi CHP’nin olması anlamlı aslında. Çünkü bu adım bizim açımızdan önemli. Ancak bu konferans daha erken olmalıydı. Sonuç bildirgesi önemliydi. Barış için önemli bir adım teşkil edebilir. Umarım bunun arkası gelir ve samimi sonuçlar ortaya koyar. Barışa hepimizin ihtiyacı var.
Bu konferansta iki tespitte bulundum:

1.CHP inisiyatif kullanmıyordu. Hep AKP’nin inisiyatifine öneri götürüyordu. CHP ilk defa Suriye konusunda ve bölge ülkelerine yönelik kendi politikasını ortaya koymaya, hareket etmeye karar aldı. Yani adım attı. Bunun arkasının getirilmesini umut ediyoruz.

2. Konferansta Suriye BAAS partisi Dış İlişkileri adına bir mektup okundu. Doğrusu bu çok önemliydi. Bu savaş sürecinde bir ilkti. Mektubun mesajının, konferans katılımcılarına ve CHP genel merkezine bunun iletilmesi çok önemli.

-Suriye’nin mesajını getirenin Hıristiyan olması bir mesaj mı? Türkiye ve Batı cephesi açısından bir anlam taşıyabilir mi? CHP ve katılımcıların Şam’a davet edilmesi nasıl değerlendirilmeli?

-Samimiyetle söylüyorum, Suriye devletinde bir şahsın Hıristiyan veya Müslüman olması herhangi bir şeyi değiştirmez. Suriye mesajını kişinin dini ve etnik kimliği üzerinden vermez. Mesajın kendisi anlamlı ve değerlidir. Çünkü Suriye gerçekten bir mesaj iletirse, bu mesajın içeriğinde samimidir. Wael’in (Konferansa mesajı getiren arkadaş) Hıristiyan olması seçilmiş olduğu anlamına gelmez. Güven veren biri olduğu, biraz da gelişmeler açısından ortaya çıkan tesadüf diyebilirim. İki Hıristiyan’ın, benim Ermeni olmam ve bu sürece katkı sunmak amacıyla gelmemiz bir tesadüf sadece. Diğer davetliler gelmedi ya da gelemedi. Diğerleri farklı kimliklerdendi mesela. Türkmen ve Arap kökenli Suriyeliler vardı davetliler arasında. Dolayısıyla Suriyelilik anlayışı içinde herkes Suriye gerçeklerini anlatmak için buraya gönderilir.

Neticede AKP’nin BAAS Partisini ve Başkan Esad’ı şeytanlaştırma politikalarına karşı bir duruş sergilemek, kendi vatan gerçekliklerimizi anlatmak için Türkiye’de idik ve aynı şekilde gelen katılımcılardan aynı samimiyeti umuyoruz açıkçası. Amacımız barış.

Bu coğrafya siyasetçilerin eliyle çok acılar çekti. Bir Ermeni’ye savaşı, yıkımı, göçü, parçalanmış aileleri, yersiz yurtsuzluğu kim anlatabilir ki? Bu coğrafyada bunların hepsini yaşayan bir kökenden geliyorum. Evimizde Arapça, Türkçe ve Ermenice konuşuluyor. Türkçe konuşuluyor dedim.

Dikkat ettiniz mi? 1915 trajedisini yaşayan Maraş kökenli bir ailenin çocuğu olarak Türkçe konuşuluyor evimizde dedim. Yani her halimizle Anadolu’nun, Suriye’nin, tüm bu coğrafyanın harmanı olmuşuz. Bu gerçeklik doğru kavranırsa barış hüküm sürer.

Dolayısıyla herkesin mektubun ilettiği mesaja odaklanması gerekiyor. Herkesin de barışın ancak Şam ile diyalogla olabileceğini kavraması gerek. Çünkü barış egemen bir devletin uluslararası hukuk ve fiili durum açısından meşru ordusu, parlamentosu ve devlet başkanlığı ile olur. Suriye gerçeği bu. Kimin neyi arzuladığı, kimi kendi ideolojik kaygılarıyla ne gördüğünden öte, sekiz yıllık savaşa rağmen egemen olan Suriye Devletinin kurumları ile muhatap olunduğu takdirde barış tesis edilebilir. Bu herkes için geçerli.

Dolayısıyla CHP’nin düzenlediği konferansta BAAS Partisinin mektubunun okunması ve katılımcılar ile CHP’nin Şam’a davet edilmesi resmi bir temas niteliğinde olduğundan büyük anlam taşıyor. İki ülke için bu çok önemli. İki komşu ve akraba ülkenin ilişkileri nasıl olmalı açısından mektup önem taşıyor.

Suriye-Türkiye ilişkilerini bitiren AKP politikaları karşısında müzakere başlatma, normalleşme açısından umut taşıyor olması açısından önemli.

Umarım CHP bu konuda yeterince samimi ve cesur davranabilir. AKP’nin tekrarın tekrarı olan iflas etmiş dış politikalarından tamamen sıyrılarak diğer siyasi partilerle birlikte gündem belirleye bilecek güce ulaşıp daha cesur adımlar atmasını bekliyoruz. İşte o zaman umut büyür.

Nitekim konferansın sonuç bildirgesinde, CHP’nin BAAS ile fiili olmasa da yapılacaklar konusunda fikir birliğine sahip olduğunu söyleyebilirim.

Konferansın içeriğine gelince, katılımcılar farklı görüşlere sahipti. Birçok kanat vardı. Bu normal tabii ki. Çünkü birçok ülke ve siyasi anlayıştan insan davet edildi. Çoğunluk ağırlıklı olarak hem fikirdi. Yerel yönetimler ve göçmenler konuşuldu. Israrla altını çizerek söylüyorum, Şam ile düşmanlık üzerinden bu meseleler çözülemez.

İkincisi milliyetçi refleks. Hala Arap toplumuna karşı bilinçli olarak işletilen bir yargı var. Hisler ile politika belirlenmeye çalışılıyor. Ermeni’ye, Rum’a, Arap’a karşı Türkiye’de bir refleks var. Bu çok hassas bir durum. Bunun aşılması lazım. Bundan politika üretmeye çalışan ciddi bir kesim var. Bu mesele kangren gibi. Türk toplumunu kemiren bir mesele doğrusu. Onun için Şam ve Ankara ilişkileri normalleşmeli. Savaş, ‘güvenli bölge’ gibi yaklaşımlar hiçbir meseleyi çözmez. Daha büyük sorunları getirir. Tıpkı AKP’nin Şam’a karşı tavır takınıp “Emevi Camisinde namaz kılacağı’’ söylemi üzerinden yol almaya kalkması sonucunda çıkmaz sokağa girdiği gibi, bugün AKP politikalarının Türkiye adına yürütülmesi, Türkiye açısından daha büyük sorunların başlangıcı diyebilirim. Yaşanan sıkıntılar gelecekte olabileceklerin yanında hiçbir şey niteliğinde.

-İdlip, Membiç, Afrin ve tüm kuzey, yani Suriye’de geriye kalan sorunlu bölgelerde ne tür gelişmeler bekliyorsunuz? Buradaki sorunlar nasıl çözülür sizce?

-Şam ile hiçbir temas ve anlaşma yapılmadan uluslararası kanunların onay vermediği her harekât ‘işgal harekâtı’ olarak görülmeli. Nitekim ABD’nin bulunduğu alanlar ile maalesef ki AKP’nin Türkiye adına yaptığı girişimler bu nitelikte. Cerablus, Membiç, Afrin hattı Türkiye ve Suriye ilişkileri açısından ciddi sorunlar doğuracak nitelikte.

Güvenli Bölge meselesi ile ayrıca başlı başına bir sorun. Kimse sadece Suriye açısından düşünmesin. Türkiye açısından orta ve uzun vadede ciddi sıkıntılar çıkaracak meseleler bunlar. Öyle savaş propagandası, harekât ismi dinlendirmek, güvenli bölge söylemleri hiçbir problemi çözmeyecek. ABD ile müttefik olanlar, her kim olursa olsun, oyunun birer parçası haline getirildi ve daha da getirilecek. İŞİD’i ortaya çıkaran güçler, İŞİD sorununu çözemeyecekleri gibi bölgenin sorunlarını da çözemez. Bunlar ancak bölgeyi daha büyük sorunlar içine sürükler.

Türkiye’nin yöneticilerinin de ideolojik tercihleri ya da iç politika için hareket yapmaları onların önünü açmaz. Türkiye toplumunu daha büyük sorunların içine sürükler diyebilirim. Umarım maceracı akıl yerine diyalog ve çözüm odaklı bir zihniyet hâkim olur. Çünkü bölgemizin zenginlikleri yüz yıldır uzaktan gelen işgalciler eliyle yağmalanıyor. Halklar birbirine kırdırtılıyor. Oysa diyalog her şeyin üstündedir.

Herkesin yaşam hakkı için müzakere anlayışı ile hareket edilirse herkes için olumlu sonuçlar ortaya çıkar. Nitekim güvenli bölge olarak zikredilen yer boş bir alan değil. Çok sayıda yerleşim yerinin olduğu bir bölge. Hem de sınıra sıfır. Şöyle düşünün; İsrail terör devleti “Golan tepeleri” diyor. Suriye topraklarından işgal ettiği alana. Sanki tepelik bir alandan söz ediyor. Oysa orda ilçeler ve onlarca köy var. Binlerce insan yaşıyor. Onun için kimse algı operasyonu yapmasın. Güvenli bölge meselesi içinde de bu geçerli. Boş bir alandan söz etmediğimize göre, alanın gerçekliği göz önünde bulundurulmadan girişilecek her türlü harekât ciddi sıkıntılar getirir. Bunu zaman bize gösterecek.

Bunu Kürt nüfusu ve YPG açısında söylediğimi kimse düşünmesin. Türk Ordusu bu alanlara girdiği takdirde, SDG-YPG bir miktar direnir. Ancak en nihayetinde bu alanları boşaltarak, ABD’nin çekileceği alanlara çekilecektir. Mesele YPG’nin çok ötesinde diyebilirim.

-Astana formatında birçok toplantı gerçekleşti. Bu toplantılarda birçok taahhüt dile getirildi. Türkiye’nin İdlib konusundaki taahhütlerini yerine getirdiğini düşünüyor musunuz?

-Kesinlikle hayır. Şam- Lazkiye ve Halep otoyollarının açılacağı açıklandı. Bunun için El Nusra’nın yani aslında El Kaide’nin bitirilmesi gerekiyordu. Bu yapılmadı. Göçmenler için sağlıklı dönüşün gerçekleşmesi için işbirliği yollarının açılması gerekiyordu. Bu olmadı. Dolayısıyla hiçbir taahhüt yerine getirilmedi.

İdlib meselesi hala aynı şekilde duruyor. Ateşkeste bir işe yaramadı. Hâlbuki Astana’nın Cenevre’ye göre daha yararlı olması gerekiyordu. Pratikte bir sonuç getirmedi. Bu yönüyle diyebilirim ki Türkiye’nin daha müzakereci ve taahhütleri yerine getiren bir iktidara ihtiyacı var. Terör grupları meselesine gelince, askeri çözümden başka alternatif yok.

-ABD işgal güçleri ile SDG arasında ortak harekât söz konusu. Bu Suriye açısından ne ifade ediyor? Kürt halkı açısından bu durum nasıl değerlendirilebilir?

-ABD’nin olduğu yerde denge olmaz. Tarihe bakın. ABD’nin icraatlarını değerlendirin. Örneğin Irak. Saddam’ın ahmaklığı ile gerçekleşen ABD işgalinin Irak siyasetine etkilerine bakın.

Siyaset “yapışma hali” ile yürütülmekte. Denge, istikrar yok. “Yarın” kavramı yok artık. Yoksulluk, yağma, göç, talan ve yıkım söz konusu. Bu durum her gün yeni bir İŞİD ortaya çıkarabilecek nitelikte. Afganistan örneğine bakın. Ortada sadece kör terör var. Irak aynı durumda. Irak birçok bölgeye bölünmüş durumda. Bu bölgelerden Irak Kürdistanı bölgesel yönetiminde de farklı değil. Ailecilik, aşiretçilik, mezhepçilik, bölgecilik, etnik ayırımcılık ne derseniz deyin hepsi oluşturuldu. Oysa Irak laik ve refah içinde bir ülkeydi. Üniversitelerin, bilimin, eğitimin, tarihin, medeniyetin yurduydu. Şimdi, geriye kalan tek şey yıkım. Irak halkı ne olduğunu bilmiyor. Şok yaşıyor hala. Batılı devletlerin dayattığı copy paste bir anayasa yapıldı. Birlik adına ürettiği çözüm yok. Her an her şey olabilir. Sonuç ABD, Irak’a ne getirdi? Kürtlere ne getirdi? Kaos, güvenlik kaygısı, göç ve yıkım değil mi? Daha dün Musul’da, Sincar’da, Telafer’de olanları gördük. Ninova’nın haykırışlarını duyduk. Müsebbibi kim? Ona göre ABD ile hareket edenler bunu görsünler. Daha ne diyebilirim ki?

Suriye’de ABD ile SDG-YPG birlikte hareket ediyor. Bu sır değil. YPG’yi destekleyenlerin önemli bir bölümü ABD’ye sıcak bakıyor. İlginç bir şekilde bu alandan İsrail’e de sempatik bakanlar var. Bir de “Uluslararası Koalisyon Güçleri” diye bir söylemde uydurmuşlar. ‘’Rojava, Kuzey Suriye Federasyonu’’ gibi söylemlerini kullanıyorlar. Bu güçler için bunlar heyecan verici elbette. Ancak gerçekliği yok.

Orada bir devrilen olmadığına göre bir devrim olmadı. Suriye’nin halkında olan özgürlükleri aşan bir durum gelişmedi. Onun için bir “toplumsal sözleşme” de yok. Hele ABD kontrolünde böyle bir şeyin gerçekleşmesi imkânsız. Ayrıca alanın demografik yapısına, Suriye gerçekliğine uygun değil bu durum. Tamamen hayal ve gerçek dışı.

Kuzey’de duygularla analiz yapan bir kitle var. Rasyonel davranmaktan ziyade pragmatizm ve hezeyanlar pratiklerine yön veriyor. Onun için ABD ile işbirliği yapanların bir an önce vatan kucağına dönmeleri anlamlı olur. Çünkü öyle bir zaman gelir ki, bunu da yapabilecek durumları kalmaz. Tıpkı Suriye’ye yıkım taşıyan gruplar gibi kim parasını öderse onun askeri haline gelebilirler ve nihayetinde hazin bir sonla karşı karşıya kalabilirler.

Kimse Suriye devletini ve ordusunu küçümsemesin. Bu kadar uzun süren bir savaşa ve tüm kayıplara rağmen çok güçlü ve operasyon gücü yüksek durumda.

Şöyle bir değerlendirme yapalım; kuzey, nüfus, uluslararası konjonktür açısından ve daha önemlisi yaşadığımız dönem öyle sürekli taraf değiştirerek kazanım elde edilecek bir dönem değil. YPG’nin tutumu Kürt halkını, yarattığı algı ile bölge açısından şeytanlaştırabilir. Bu durum ciddi ve hazin sonuçlar yaratabilir. Öyle bir gün gelebilir ki, Suriye devleti, Kürt halkını diğer gruplardan korumak için ciddi bedel ödemek zorunda bırakılabilir.

Bölgede yer alan Arap aşiretleri en az YPG kadar fırsatçı. Havanın ters dönmesi durumunda SDG çatısı altındaki aşiretler karşı karşıya gelebilir. Onun için herkesin dönüp Şam’ın adaletine kendini bırakması gerektiği kanısındayım.

Barzani’ye bir bakın. ABD o kadar destekledi. Bağımsızlık referandumuna gittiğinde ABD arkasında durmadı. Sahip olduğu birçok şeyi kaybetti.

Uluslararası güçler bir yere kadar müsaade eder. Sonra gereğini yapıyorlar. Zayıf bir güç her zaman uluslararası güçler için kullanışlı bir güçtür. Bunu kimse unutmasın.

Ayrımcı dil kullanan arkadaşlara hep söylüyorum. Biz bir Suriye idik. Bu kadar sorun yaşadık. Üç, dört Suriye olursak acaba ne hale geliriz bir düşünün. Bizimle nasıl oynarlar. Irak’a bakın ona göre düşünün.

-Türkiye’de Rojava-Federasyon tanımlamalarını kullanan çevreler Suriye açısından ilginç değerlendirmeler yapıyorlar. Siz bu süreci takip ettiniz mi?

-Evet, hep takip ettim. Milliyetçilik kangren gibidir. Hele örtülü milliyetçilik olursa tam bir algı operasyonu için araçsallaşan kitleler doğurur. Abartı, tarihi yanılgı operasyonları, gerçek dışı söylemler alır başını gider. Tarihi yalanlar ortaya çıkar. Amude sineması meselesi, Kamışlı olayları bu cenahta hep algı operasyonu için kurgulandı.

Kürt halkı üzerine birçok siyaset deneniyor. Bu coğrafyada, Ermeniler ve Süryaniler yok edilme noktasına getirilirken, kimlerin kullanılacak bir kitle olarak ajandalarda yer aldığı da biliniyor.

Türkiye’den Suriye’ye doğru geliştirilen politik söylemlerin önemli bir kısmı gerçek dışı. Propagandadan ibaret. Düşünün Irak’ta Erbil ile Süleymaniye’nin Kürt siyaseti farklı. Erbil ile Kamışlı arasında da mutabakat yok. Bu karmaşanın içinde hayaller ile gerçekler arasına ki çizgi netleşmeli diyebilirim. Kürt halkının kaderi ile kimse oynamasın. Bu bölgede hepimiz kadar yerli olan bu halk için daha gerçekçi çözümlerin ortaya konması herkes için daha isabetli olacaktır.

Her halk için geçerli olan kültürel haklar Kürt için de olmalı elbette. Her ülkede bu olmalı. Nitekim Kürtler kuzeyde çoğunlukta değil. Her ne kadar birileri “Arap Kemeri” uygulamasından söz edip meseleyi gerçeklikten çekmeye çalışsalar da altını çizerek söylüyorum, Kürtler orada çoğunluk değil. Kuzey, Suriye’nin her tarafı gibi çok renkli. Araplar, Ermeniler, Çeçenler, Çerkezler, Türkmenler, Süryaniler, Keldaniler var. Dinsel olarak Müslümanlar ve Hıristiyanlar. Mezhepsel olarak her kesim mevcut. Tam bir Suriye yani. Tek fark Suriye’nin diğer alanlarına göre buralarda biraz daha fazla Kürt nüfusu var. Dediğim gibi Kürtlerin bir bölümü Türkiye’den Irak’tan kopup gelmişler. Bizim Ermeniler gibi yani. Onun için kimse federasyon dinlendirmesin. Suriye herkesi, tüm çocuklarını, bağrına basacak kadar büyük, federasyon, kanton gibi söylemlerin hayat bulamayacağı kadar da küçük bir ülke.

-Türkiye- Suriye ilişkileri nasıl normalleşir? Çözüm önerileriniz neler?

-OBİT’e (Ortadoğu Barış ve İşbirliği Teşkilatı) heyecanla bakıyorum. Bu projeyi savunuyorum. Buradan ciddi adımlar ileri ve samimi sonuçlar çıkabilir. Çözüm önerilerimi kısaca özetlemem gerekirse;

-Karşılıklı elçilikler açılmalı.

-Siyasetin ciddi görüş farklılıkları olsa da bürokrasi işlevselleştirilmeli.

-Tehdit, algı operasyonu, gireceğiz, zorlayacağız söylemleri terk edilmeli. Egemen iki ülkenin olduğu kabulü ile ilişkiler geliştirilmeli.

-CHP’nin düzenlediği konferansa benzer çalışmaları diğer partilerde yaparak, kitlelerine buradan normalleşme mesajları verilmeli. Siyasi söylemlerin ötesinde ama siyasetleri de kapsayan, akademisyenlerin, gazetecilerin, kitle örgütleri temsilcilerinin, kanaat önderlerinin, yerel yöneticilerin, yazarların, sanatçıların olduğu buluşmalar, konferanslar Suriye ve Türkiye’de gerçekleştirilmeli. Bu buluşmalar basın aracılığıyla kitlelere iletilmeli. Böylece refleksler yerine gerçekler harekete geçirilmeli.

-Şam ile direk temas kurularak, terör, göçmenler, ikili ilişkiler müzakere edilerek mutabakatlar yapılmalı.

-AKP politikalarının terkedilmesi için Türkiye halkı bilinçlendirilerek baskı grupları oluşturulmalı. Çünkü AKP daha önce ne yaptıysa aynısını yapacaktır. AKP’ye öneri götürmek yerine baskı kurulmalı. AKP, Suriye politikasında kaybeden taraf olduğundan yapacağı her hamle iktidarının ömrünü uzatmak için hamle yapmanın ötesinde gerçekçi politikalar yürütecek durumda değildir. Bunun net olarak kavranması ve askerî harekât, güvenli bölge meselesi buradan değerlendirilmelidir.

-Suriye meselesi Suriyelilerin meselesi olmalıdır. Anayasa konusunda dışarıdan müdahale, kimsenin dayatmacı olmaması herkesin çıkarınadır. Suriyeliler kendi iç sorunlarını çözebilecek durumda ve nitelikteler.

-Suriye’de krizin sürmesi, bölgede ve dünyada daha büyük krizlerin ortaya çıkmasına sebep olabileceği bilinciyle her ülke ve grup barış ve çözüm için çabalamalıdır.

-Sayın Kassargian zaman ayırıp sorularımıza cevap verdiğiniz için teşekkür ederiz.

-Ben teşekkür ediyorum. Halklarımız arasında kalıcı iyi ilişkilerin tesisi için çaba gösteren herkese sizlerin vasıtasıyla selam ve saygılarımı iletiyorum.

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

canlı sohbet hattı hint filmleri bahis siteleri beylikdüzü escort teen porno bahis sitesi seks hikayeleri seks hikayeleri seks hikayeleri seks hikayeleri