Son Dakika Haberler

Kimin savaşı (2)/ Veli BEYSÜLEN

Kimin savaşı (2)/ Veli BEYSÜLEN
Okunma : Yorum Yap

KİMİN SAVAŞI

2.Bölüm:

Veli BEYSÜLEN yazdı:

Bu yazının bir önceki bölümünde ikinci emperyalist paylaşım savaşının sonundan başlayarak, 1949 yılında kurulan Kuzey Atlantik Paktı’nın (NATO) kurulduğunu, hemen ertesi yılı olan 1950 yılında, Kore yarımadasında Kuzey ve Güney Kore arasında yaşanan savaşa Güney Kore’nin yanında müdahil olduğunu belirtmiştim. ABD öncülüğündeki NATO’nun, kuruluşunu dayandırdığı Kuzey Avrupa bölgesinin güvenliğini sağlama amacının dışına çıkması ve Kore örneğinde olduğu gibi, dünyanın farklı bölgelerindeki devletler arası çatışmalarda veya iç anlaşmazlıklarda, ABD’nin dünyada hegemonya kurma amacına hizmet eder biçimde, onun güdümünde olanların safında yer alması ve olaylara müdahil olması üzerine, dengeleyici güce ihtiyaç duyan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) ile diğer Doğu bloku ülkelerinin 1955 yılında Varşova Paktı’nı kurduklarını açıklamıştım. Yine aynı yazıda ABD’nin Kuzey ve Güney Vietnam arasında yaşanan savaşta, Güney Vietnam’ın yanında savaştığını ve bunun ise on binlerce ABD askeri ile asker ve sivil milyonlarca Vietnamlı’nın hayatına mal olduğunu yazmıştım.
 
On yıl gibi bir süre devam eden ve iki tarafın da acımasızca savaştığı bu savaş, dünya genelinde savaş karşıtlığını tepe noktaya çıkardı. ABD dahil, savaş karşıtı gösteriler dünyanın dört bir yanını sardı. Sonuçta ABD, iç kamuoyu ile dünya genelinde gelişen savaş karşıtlığının baskısı sonucu, ağır kayıplar verdiği bu savaştan yenilgiyle ayrıldı.
 
Varşova Paktı‘nın kurulduğu 1955 yılından itibaren, Vietnam Savaşı da dahil, NATO görünürde bölgesel savaşlara müdahil olmadı. Elbette bu süreçte, Varşova Paktı’nın dengeleyici unsur olarak varlığının önemli bir payı vardı. Zira NATO sözleşmesine göre üye herhangi bir ülkeye saldırı olmadığı sürece NATO’nun savaşa taraf olması mümkün değildi.

Bölgesel güvenlik örgütü olduğu söylenen Nato müdahil olmasa da, dünya barışının savunucuları olduklarını belirten Nato üyesi başta İngiltere ve Fransa olmak üzere, batılı devletlerin sesini çıkarmadığı pek çok durum yaşandı. Bu süreçte, özellikle Afrika halklarının 1950’lerden 1990’lı yıllara kadar süren ulusal bağımsızlık mücadeleleri çok sancılı geçti. Afrika kıtasının en büyük ülkelerinden Güney Afrika’nın siyahi yerli halkı, ırkçı azınlık yönetimine karşı verdiği mücadelede ağır bedel ödedi. Kuzey Afrika ülkeleri Cezayir, Fas, Tunus, Libya halklarının bağımsızlık mücadelesi katliamlarla bastırılmaya çalışıldı. Tüm baskı, katliam ve işkencelere rağmen Afrika kıtasında pek çok bağımsız devlet kuruldu. Elbette bunda en büyük pay, 20. yüzyılın başından itibaren dünya genelinde gelişen ulusal kurtuluş düşüncesinin yanı sıra, 1917 Bolşevik Devrimi ile SSCB’de kurulan reel sosyalizmindir.
 
Öte yandan 1955 yılından sonra NATO’nun pakt olarak, üye olmayan bölge ve ülkelerde ortaya çıkan anlaşmazlık ve savaşlarda direkt yer almasa da dolaylı müdahaleleri hep tartışıldı. 1955 – 1990 yılları arasında NATO, bünyesinde Türkçe karşılığı “Kılıç” olan Latince “Gladio” adı altında, sözde olası bir Varşova Paktı saldırısı karşısında cephe gerisinde direniş başlatmak üzere kurulmuş olduğu açıklanan İtalya merkezli, gayri resmi yapı ile içinde Türkiye’nin de bulunduğu, üye olan veya olmayan pek çok ülkede yürüttüğü operasyonlarla ülkelerde gelişen halk hareketlerini bastırdı. Sabotaj ve katliamlara imza attı. Ülkelerde demokrasinin gelişmesinin sağladığı toplumsal uyanışın önünü kesmek için darbelere zemin hazırladı. Nitekim Türkiye de bilinen adıyla kontrgerillanın varlığı hep tartışıldı. 1 Mayıs 1977 Taksim katliamı dahil pek çok katliam ve provokasyonun arkasında bu yapının olduğu siyasetin ve toplumun gündeminden hiç düşmedi.
 
Sonraki yıllarda başta İtalya, Avrupa’nın birçok ülkesinde bu yapılanmaya yönelik, ülke parlamentolarının bünyesinde yapılan araştırmalar ile yargı organlarının soruşturmalarında, Gladio’nun pek çok gizli faaliyeti ortaya çıkarılsa da bunlar buz dağının su üstünde kalan kısmı olmanın ötesine geçmedi. Nitekim bu araştırmaların ortaya çıkardığı kadarını değerlendiren Avrupa Parlamentosu, konuyla ilgili bir karar tasarısında Vikipedia’da yer aldığı şekliyle aynen şu sözlere yer vermiştir: “Avrupa Topluluğu’na üye pek çok ülkede gizli, paralel istihbarat ve silahlı operasyon örgütlerinin 40 yıldır var olduğu Avrupa hükûmetleri tarafından ortaya çıkarılmıştır. Kırk yıldır bu örgütlerin demokratik kontrolden kurtulduğu ve NATO ile iş birliği halinde ABD gizli servislerince yönetildiği anlaşılmıştır.”

Tüm bunlar NATO’nun bir bölgesel güvenlik örgütü olmadığının kanıtlarıdır.
 
Yukarıda belirttiğim gibi, dünya genelinde gelişen anti-emperyalist ve savaş karşıtı hareket, bir savaş örgütü olan NATO ile paktı emperyalist yayılmacı politikalarını hayata geçirmek için kurmuş olan ABD’yi rahatsız ediyordu. Bu rahatsızlıkla, üye olan veya olmayan ülkelerde iç karışıklar çıkarıldı, darbeler tezgahlandı. Elbette burada bu darbelerin tamamını tek tek ele alıp irdeleme olanağım yok. Kuşkusuz bizi ilgilendirmesi nedeniyle, Türkiye’de yükselmekte olan anti NATO’cu devrimci gençlik hareketi ile işçi sınıfının mücadelesini bastırmak ve toplumsal uyanışın önüne geçmek üzere yapılan 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 faşist darbelerinin NATO’da planlandığını bilmeyen yoktur. Burada bölgesel olarak, kritik öneme sahip iki ülkede yapılan darbeleri atlamamak gerekir diye düşünüyorum. Bunlar iki ittifakın dışında kalan, 100’ün üzerinde ülkenin yer aldığı Bağlantısızlar hareketinden Asya kıtasındaki Pakistan ile Güney Amerika ülkesi Şili’dir.  
 
Pakistan, Asya kıtasında yer alan önemli bir ülke. Başbakanı, iki askeri paktta yer almayan, başını Hindistan, Mısır, Yugoslavya ve Pakistan’ın çektiği bağlantısızlar hareketinin önemli isimlerinden, ABD ve batıdan ziyade, SSCB ile Çin’e yakın duran Zülfikar Ali Butto. Asya kıtasında sürekli kan kaybeden ABD’nin buna elbette tahammülü yok. 1977 yılında Genel Kurmay Başkanı Ziya Ül Hak liderliğinde düzenlenen askeri darbe ile yönetimden uzaklaştırıldı ve uydurma yargılama sonucu idam edildi. Batının demokrasi savunucuları darbeyi ve idamı seyrettiler. Hatta sonraki yıllarda diktatör Ziya Ül Hak’ın yönettiği Pakistan ile ticari ve askeri ilişkiler gelişerek devam etti. Şili’de ise Dünyanın seçimle gelen ilk sosyalist Devlet Başkanı Salvador Allende, 11 Eylül 1973’te General Pinochet liderliğinde yapılan kanlı darbe sırasında son ana kadar çarpıştı ve terk etmediği başkanlık makamında öldürüldü. 1990 yılına kadar 17 yıl süren Faşist Augusto Pinochet yönetiminde on binlerce Şili yurttaşı ağır işkenceden geçirildi, öldürüldü veya kaybedildi. İlginçtir, demokrasi, özgürlük ve hukuk savunucusu ABD ile müttefikleri, seçilmiş başkanın öldürülmesine sessiz kaldıkları gibi, Şili halkını 17 yıl inim inim inleten faşist yönetimle ilişkilerini sürdürdüler. Bu iki darbenin arkasında ABD ve NATO’nun olduğu defalarca yazıldı ve çizildi.
 
Kuşkusuz dünya tarihinin en eski anlaşmazlıklarından biri de İsrail, Arap anlaşmazlığıdır. Zaman zaman küllense de 3500 yıllık geçmişi olan bu anlaşmazlık, 20. yüzyılın başlarından itibaren yeniden alevlendi. Birinci emperyalist paylaşım savaşı (Birinci Dünya Savaşı) sürecinde 1917 yılından itibaren, özellikle Avrupa’da ayrımcılığa maruz kalan Yahudiler, Osmanlı Devleti’nin çekilmesiyle, Arap Coğrafyası’na hakim olan İngiltere’nin teşvikiyle, anavatanları bildikleri Arap topraklarına dönmeye başladılar. Yoğunluklu olarak Filistin’e yerleşen Yahudilerle Araplar arasında tarihin eski dönemlerinden beri süregelen ve iki din mensuplarınca da kutsal kabul edilen Kudüs üzerinden devam eden bir gerginlik söz konusuydu. Bu gerginlik, 1920’li yılların ortalarından itibaren, Filistin, Suriye ve Ürdün topraklarında çatışmaya ve çete savaşlarına dönüştü. Tüm bu gerginlik ve çatışmalar gölgesinde, başta Avrupa kıtası olmak üzere, Dünya’nın değişik coğrafyalarından bölgeye göç sürdü ve önemli sayıda Yahudi nüfusu bölgeye yerleşti. 1948 yılında İsrail Devleti resmen kuruldu. Araplarla süren çatışmaların gölgesinde biraz da ABD ile müttefiklerinin desteği ile kurulan İsrail, bir yandan üzerinde kurulduğu Filistin topraklarının tamamını kendi sınırlarına dahil ederek Arap nüfusu bölgenin dışına çıkarmaya çalışırken, diğer yandan ise Mısır, Suriye, Ürdün gibi komşu devletlerden toprak ilhak etme politikası güdüyordu.
 
Kuşku yok ki İsrail’in bu niyetleri, bölgeyi silah deposu haline getirdi. İsrail’i destekleyen batının karşısında yer alan SSCB ise Özellikle Suriye ve Mısır’ı destekliyordu. Arap-İsrail gerginliği, İsrail’in komşuları Mısır, Ürdün ve Suriye ile küçük çaplı lokal çatışmalara yol açsa da, asıl hedef Filistin coğrafyasında Filistinlileri topraklarından koparmaktı. Bu hedefe ulaşmak üzere, Filistin halkı üzerinde soykırıma varan zulüm politikası uyguladı ve Filistinlilerin büyük çoğunluğunu komşu Arap ülkelerinde mülteci olarak yaşamaya mahkûm etti. Ayrıca bu politika 1948, 1967 ve 1973 yıllarında 3 defa genel bir Arap İsrail savaşına yol açtı. Bu savaşlarda ABD ile İngiltere’nin başını çektikleri Batı bloku hep İsrail’i destekledi. Özellikle 1967 ve 1973 savaşlarında, sonradan inkar edilse de ABD ile İngiltere’nin silah desteğinin yanı sıra, verdikleri istihbarat desteği ile üstünlük sağlandı ve topraklar işgal edildi. İşgal ettiği topraklardan çekilmesi yönündeki Birleşmiş Milletler kararını önce kabul eden İsrail, sonradan bu tutumundan vazgeçti ve Suriye’ye ait Golan Tepeleri, Filistin’in Gazze şeridi ve Batı Şeria bölgelerindeki işgallerini sürdürdü. Halen süren bu işgallerde elde ettiği bazı bölgeleri sonradan ilhak etti.  
 
Evet, 70 yılı aşkın bir süredir İsrail’in Filistin halkına yönelik baskı, zulüm ve yok etme politikası aralıksız devam ediyor. İnsan hakları sözleşmelerindeki insan haklarının ihlal edildiği, insanların yaşama haklarının ellerinden alındığı, genç yaşlı çocuk demeden milyonlarca Filistinlinin yerlerinden, yurtlarından edildiği, kısacası bir soykırıma imza atan İsrail’e yönelik hiçbir yaptırım uygulanmadı. Zira İsrail’e yönelik yaptırım kararlarının alınacağı, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde veto hakkı bulunan ABD’nin, kararları veto etmesinden dolayı konsey karar alıp uygulayamıyor. Yani sözde demokrasi ve İnsan hakları savunucusu ABD ile müttefikleri, İsrail’in işgallerinin ve Filistin halkını yok etme politikasının bizzat ortaklarıdırlar.      
 
Evet, demokrasi ve özgürlük timsali gösterilen ABD ile onun başını çektiği savaş örgütü NATO’nun hünerleri saymakla bitmez. Bir sonraki yazıda işlemeye devam edeceğim. Bir sonraki yazıda buluşmak üzere, hoşça kalın, dostça kalın.

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

slot siteleri bahis siteleri hacklink