Son Dakika Haberler

Kimin Savaşı (5) / Veli BEYSÜLEN

Kimin Savaşı (5) / Veli BEYSÜLEN
Okunma : Yorum Yap

KİMİN SAVAŞI? (5)

Bugüne kadar 4 bölümü yayınlanan, “Kimin Savaşı” yazı serimiz devam ediyor. Bir önceki bölümde, SSCB ile Varşova Paktı’nın dağılmalarından sonra, işlevi kalmamış olan NATO’nun devamını sağlamak amacıyla kuruluş amacının dışına çıktığını ve ülkeleri işgal ettiğini örneklerle ortaya koymaya çalışmıştım. Bu yazıda aynı konuyu işlemeye devam edeceğim.

Veli BEYSÜLEN yazdı:

Suriye:

Hiç şüphesiz zamanımızın en kanlı, en çetrefilli, çok taraflı savaşı Suriye İç Savaşı’dır. BOP’un hazırlayıcısı ve uygulayıcısı ABD’nin, bu projesine zemin hazırlamak için Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya oradan yakın Asya’ya uzanan coğrafyada, özellikle Arap ülkelerinde, her ülke halkının ülke yönetiminden duyduğu rahatsızlığı dışa vuran gösterilere, “Arap Baharı” adı verildi. ABD ile müttefikleri bu gösterileri kendi lehlerine çevirme çabası içinde oldular. Dolaysısıyla süreç içinde Suriye yönetiminin gösterilere karşı sert tedbirler alması üzerine, bu ülkede iç çatışmaları kışkırtacak birtakım gizli faaliyetler yürütüldü. İlginç olan ise; zalim bir diktatör olmakla suçlanan Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esat’a karşı ayaklanma tertiplenirken, sözde demokrasi ve özgürlük savunucusu ABD ile müttefiklerinin, ülkelerinde demokrasinin d’sini ağza almanın yasak olduğu, temel hak özgürlüklerin adının geçmediği, kadınların ikinci sınıf insan görüldüğü, yönetime karşı gelmenin cezasının ölüm olduğu, bölgenin  krallık, şeyhlik ve emirlik gibi çağdışı, despot yönetimleriyle işbirliği yapmalarıydı. Petrol zengini bölge ülkelerinin parasal desteği ile ülkede ayaklanma başlatma çalışmaları yapıldığı defalarca dile getirildi. Hatta camilerde cemaate para dağıtıldığı da iddialar arasındaydı. İç karışıklığın başlaması ve Esat yönetiminin sert tedbirlere başvurması fitili ateşledi.
 
Dünyanın değişik coğrafyalarından bölge ülkelerine taşınan cihatçı gruplar, Türkiye dahil sınırlarını bu grupların geçişine açan ülkelerden Suriye’ye intikal ettirildiler. Şii mezhebinden olan Beşşar Esat yönetimine karşı ülkenin suni nüfusu sürekli kışkırtıldı. Savaş kısa zamanda ülkenin tamamına yayıldı. Dışardan taşınan cihatçı çetelerin her biri bir bölgede hakimiyet kurmaya çalıştı. Kafa kesen, girdikleri köy ve kentlerde kadın, çocuk, yaşlı demeden katliamlar yapan cihatçı gruplardan Irak Şam İslam Devleti (IŞİD), kurulduktan kısa bir süre sonra ülkenin önemli bir kısmına hakim oldu. Kim tarafından hangi amaçlarla kurulduğu bir türlü açıklanamayan bu barbar çete, Suriye’yle sınırlı kalmayarak Irak’ın ikinci büyük kenti Musul’u ele geçirdi. Ezidilerin yoğun olarak yaşadığı Şengal’e saldırdı. Savaşın başlamasının ardından, merkezi hükümet güçlerinin bölgeden çekilmesi üzerine, Kürt nüfusun yoğun olarak yaşadığı Kuzey Doğu Suriye’de (Rojava) bölgede yaşayan farklı halklar birlikte Kanton tipi özerk bir yönetim oluşturdular. IŞİD buraya yöneldi ve Kobane’ye saldırdı. Daha sonra ABD’nin silah desteği ile Irak Kürdistan’ından Peşmergelerin bölgeye intikal etmeleri üzerine IŞİD geri püskürtüldü ve devam eden savaşta Suriye Demokratik Güçleri IŞİD’i mağlup ederek hakimiyetine son verdiler.
 
Tüm bunlar yaşanırken, içerde yükselen karşı çıkışlara rağmen Suriye yönetiminin kısa sürede pes edeceğini düşünen AKP iktidarı, Türkiye’yi savaşta muhaliflerin yanında taraf haline getirdi. ABD ile işbirliği içinde Suriye’den kaçan grupları eğit-donat projesi çerçevesinde eğitti. Ancak bu proje, bölgenin dinamik başka grupların hakimiyetine girmesi üzerine tutmadı. El Kaide’nin devamı olan El Nusra, Ahraru Şam, Fetih Ordusu ve ismini burada sayamayacağım birçok örgütün taraf olduğu ve yönetime karşı savaşmanın yanı sıra birbirleriyle ganimet paylaşım savaşına tutuşan tüm bu cihatçı çetelerin ülkeyi kan gölüne çevirmeleri üzerine, Suriye yönetimi Rusya ile İran’ı yardıma çağırdı. Rusya’nın hava desteği ile cihatçı gruplara karşı kara harekâtı başlatan Suriye devleti, şimdi ülkenin büyük kısmında kontrolü sağlamış bulunuyor. Türkiye süreç içinde sınırlarından geçen cihatçı gruplara yol verdi. Ne yazık ki, yol verdiği veya göz yumduğu bu çeteler Hatay Reyhanlı, Şanlıurfa Suruç ve Başkent Ankara’nın göbeğinde gerçekleştirdikleri bombalı saldırılarla yüzlerce Türkiye yurttaşını katlettier. Buna karşı Türkiye, Özgür Suriye Ordusu adını verdiği çete artıkları ile birlikte Kuzey Suriye’de bazı bölgeleri hakimiyetine aldı. Bu süreçte Türkiye, kâh ABD’nin yanında kâh Rusya’nın yanında yer almak suretiyle bölgeye müdahale için gerekçeler oluşturmaya çalıştı. Şiddeti azalmış olsa da, Batı’nın dünyanın değişik bölgelerinden taşıdığı çeteler eliyle başlattığı savaş halen devam ediyor. Zira İdlib Bölgesi’ne toplanmış olan, cihatçıların ne olacağı hususu belirsizliğini koruyor.

Yemen Cumhuriyeti: 

Orta Doğu’da Umman’ın batısında Suudi Arabistan’ın güneyinde yer alan, 29 milyon nüfuslu, yoksul bir Arap devleti. 2011 yılında Tunus’ta başlayıp diğer Arap ülkelerine de yayılan Arap Baharı sürecinde büyük gösterilere sahne oldu. Bu gösteriler sonucu, 1978 yılından beri 33 yıldır ülkeyi yönetmekte olan Devlet Başkanı Ali Abdullah Salih görevi yardımcısına devretti. Bu değişiklik bir isim değişikliğinin ötesine geçmeyince huzursuzluk devam etti. 2014 yılında İran’a yakınlığı ile bilinen Şii’lerin desteklediği Husi’ler, Başkent Sana’yı ele geçirerek ülke yönetimine hakim oldular. Husi’lerin İran’a yakınlığı, başını Suudi Arabistan’ın çektiği suni Arap ülkelerini harekete geçirdi. Bu çerçevede yedi Arap devleti, ABD, Fransa ve İngiltere’den aldıkları destekle Yemen’e savaş ilan ettiler. Başını Suudi Arabistan’ın çektiği yedi Arap ülkesinden oluşan koalisyon yedi yıldır yoksul Yemen halkının tepesine bombalar yağdırıyor. Savaşta yüzbinlerce insan hayatını kaybetti. Bombalamalarda on binlerce çocuk öldü veya sakat kaldı. Tam bir insanlık dramı yaşanıyor, ülkede açlık kol geziyor, çocuklar açlıktan ölüyor. Yani yönetimine İran yanlısı Şii’lerin gelmiş olmasını kabullenmeyen, demokrasi ve özgürlük savunucusu Batı ile bölgenin çağdışı yönetimleri işbirliği içinde Yemen halkına saldırıyorlar. ABD ile ortaklarının verdikleri silahlarla bir dizi insan hakları ihlali yapan ve savaş suçu işleyen Suudi Arabistan’a yaptırım uygulanmıyor. Çünkü BM’de ABD’nin korumasında. Zira Suudi Arabistan en büyük petrol üreticisi olmanın yanı sıra, Batı’nın silah şirketlerinin kasalarına oluk oluk para akıtan bir müşteri.    
 
Evet, bu yazı serisinde en çarpıcı örneklerini vermeye çalıştığım ikinci emperyalist paylaşım savaşından bu yana geçen süre içinde yaşanan; savaş, işgal, darbe, suikast, iç karışıklık çıkarma, sabotaj gibi olaylar, Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski’nin “Bu bizim savaşımız değil, demokrasi ve özgürlük savaşıdır.” diyerek yardıma çağırdığı ABD ile müttefiklerinin özgürlük ve demokrasi sicillerinin temiz olmadığını ortaya koyuyor.  
 
Asıl ilginç olan ise; bir savaş örgütü olan, ordu besleyen ve bölgesel güvenlik için kurulduğu ileri sürülen NATO’nun dönemsel olarak barış ve istikrar koruyucusu rolüne büründürülmesidir. Halbuki elinde silah tutan hiçbir örgütlenme, pakt, silahlı güç, istikrarın teminatı olamaz. Bu yazı serisini yazarken dikkatimi çeken önemli bir husus ise; kapitalist emperyalist sistemin hâkimiyeti devam ettiği sürece, dünya için asıl tehlikenin tek kutupluluk olduğudur. Yazı serisinde verilen örneklerde bunu kanıtlamaktadır. Zira 1949 yılında kurulan ve 1950’de Kore’de taraf olarak savaşa katılan NATO’nun, 1955 yılında kendisine karşı dengeleyici unsur olarak Varşova Paktı’nın kurulmasından itibaren, Pakt’ın dağıldığı 1990‘lı yıllara kadar savaşlarda direkt yer almazken, 1990’lı yıllardan itibaren barış koruyucusu rolüyle savaşlarda yer almaya başlaması da bunu doğrulamaktadır.
 
Öte yandan, tehlike olarak gösterilen SSCB ile onun öncülüğünü yaptığı Varşova Paktı dağıldığı halde NATO’nun dağıtılmaması sorgulanması gereken bir durumdur. Zira NATO’yu oluşturan Batı, SSCB’nin dağılmasından sonra dünyanın artık tek kutuplu olduğunu, barış, istikrar ve refahın dünyaya hâkim olacağını ileri sürmüşlerdi. O zaman tek kutuplu, demokrasi, özgürlük ve barış hedefine odaklanmış dünyada savaş örgütü NATO’ya neden ihtiyaç duyduklarını açıklamaları gerekiyor. Yine SSCB’nin dağılmasından sonra Rusya’ya NATO’nun doğuya doğru bir inç dahi genişlemeyeceği taahhüdü verildiği halde, eski Doğu Blok’u ülkeleri ile SSCB’den ayrılmış Baltık bölgesi ülkeleri; Polonya, Macaristan, Romanya, Bulgaristan, Litvanya, Estonya, Letonya, Slovenya, Çek Cumhuriyeti, Slovakya gibi ülkelerin üye yapılmasıyla bu taahhüt boşa çıkarılmıştır.  Rusya ‘mademki dünya artık tek kutuplu, NATO’da barış ve istikrar örgütü ise bizi de alın’ dediğinde, neden alınmadı? Elbette yaşanan pratik bu sorunun cevabına dair ipuçlarını ele veriyor. Zira Rusya Pakt’a alınmış olsa, karşıda gösterilecek düşman kalmayacak ve NATO ihtiyaç olmaktan çıkacaktı. Bir başka deyişle, Rusya NATO’ya alındığı gün, Pakt’ın ebedi düşman Rusya algısı ortadan kalkacak ve varlığı sorgulanır hale gelecekti.  
 
“Kimin Savaşı” yazı serimizin bundan sonra yayınlanacak son bölümünde, Rusya-Ukrayna savaşı üzerinden, ABD ve İngiltere’nin başını çektiği batı dünyasının NATO’nun devamını sağlamak amacıyla dayattıkları yeni iki kutupluluk ve bunun için kışkırttıkları vekalet savaşları ile bunların olası sonuçlarını irdelemeye çalışacağım.

Bir sonraki bölümde buluşuncaya kadar hoşça kalın, sağlıcakla kalın!                              
                   
 
                                 

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

slot siteleri bahis siteleri hacklink