Son Dakika Haberler

Kimin savaşı? / Veli BEYSÜLEN

Kimin savaşı? / Veli BEYSÜLEN
Okunma : Yorum Yap

Kimin savaşı!

1. Bölüm

Veli BEYSÜLEN yazdı:

Maalesef yaşadığımız gezegen, yine bir güne, emperyalist blokların tutuştukları bilek güreşi ile kışkırttıkları sıcak savaşın yaydığı kan ve barut kokusuyla başladı. Evet, bir süredir başını ABD ile İngiltere’nin çektiği Batı bloku ile Rusya arasında süren tartışma, Rusya’nın 24 Şubat 2022 tarihinde, tartışmaların merkezine oturtulan kurban ülke Ukrayna’ya yönelik saldırısı ile sıcak savaşa dönüştü. Öncelikle şunu belirtmeliyim; gerekçesi ne olursa olsun, bir savaşı haklı göstermek, hele hele bir devletin başka bir devleti işgalini kabul etmek mümkün değildir. Zira savaş, şiddettir, ölümdür, kandır. Savaş daha çok işsizlik, sefalet ve açlıktır. Elbette kendisine insanım diyen hiçbir kimse, gencecik insanların, başkalarını öldürmezse kendisinin öleceği ikilemiyle cepheye sürülmelerini sessizce seyredemez. Çünkü savaş, hangi milletten olursa olsun 20 yaşında, 30 yaşında gencecik halk çocuklarının üzerlerine geçirilmiş üniforma ile devletleri yönetenlerce sürüldükleri ölüm tarlasıdır. Savaş, yöneldiği yaşam alanlarını yakan, yıkan, kadın, çocuk, yaşlı demeden buralarda yaşayan insanların ölümüne veya günlük yaşamlarını sürdürdükleri alanlardan kopmalarına yol açan, bunun da ötesinde sadece insanların değil, diğer canlıların yaşam alanlarını da tahrip eden, hayatlarını sürdürdükleri doğal ortamı yok eden, kısacası doğrudan veya dolaylı olarak onları yaşama olanaklarından mahrum bırakan, insan eliyle yaşamın kendisine yönelmiş topyekûn yok etme hareketidir.   
 
Kuşkusuz, üzerine pek çok şey yazılıp çizilecek olan bu savaş, bugünden yarına durup dururken çıkmadı. Savaşa giden süreçte, satranç oyununa dönüştürülmüş dünya politikasında, devletler ve bloklar arasında süren ekonomik çekişmeler, dünyayı paylaşım kavgaları çerçevesinde bölgesel sorunlar ile ülkelerin iç çelişkilerini fırsat olarak kullanma taktikleri, hepsi bir araya getirildiğinde savaş, “Geliyorum!” diye bağıra bağıra geldi. Bunda; 20. yüzyılın ikinci yarısında, özellikle ikinci büyük paylaşım (ikinci dünya) savaşından sonra, dünya genelinde ortaya çıkan barış hareketinin yükselttiği barış talebinin insanlığı kucaklamaması için silah tekellerinin temsilciliğini yapan devlet yöneticilerince baskı altına alınmasının ve toplumsal tabandan yoksun bırakılmasının büyük payı vardır. Maalesef son 25-30 yıldır, dünya genelinde bu seslerin kısıldığının ve barış talebinin yeterince seslendirilmediğinin hepimiz şahidiyiz.   
 
Yukarıda da belirttiğim gibi, bu savaşla ilgili çok şey söylenecek, yazılıp çizilecek. Bence bu savaş için üzerinde durulması gereken en önemli şey, bu savaşın kimin savaşı olduğudur. Zira sıcak çatışmanın tarafları Rusya ile Ukrayna olsa da bilinen bir gerçek var ki, o da bu savaşın asıl tarafının en azından devlet olarak Ukrayna olmadığıdır. Verilen tepkiler ile yaptırım kararlarının alındığı merkezlere bakıldığında, bu savaşın iki devletten çok daha fazla tarafı olduğunu gösteriyor. Nitekim Ukrayna Devlet Başkanı Volodomir Zelenskiy, “Yalnız kaldık. Kimse bizim için savaşmak istemiyor. Bizi NATO’ya almak istemiyor, güvenlik garantisi vermekten korkuyorlar. Devletimizin müdafaasında tek başımıza kalıyoruz” diye sitem etti. Bu açıklama, batı tarafından Ukrayna’ya bazı sözler verildiğini, ancak sıcak savaş başlayınca bu sözlerin tutulmadığını gösteriyor. Zelenskiy bir başka açıklamasında ise, “Bu bizim savaşımız değil bu dünyanın özgürlük ve barış savaşıdır.” dedi.
 
Peki Zelenskiy, “özgürlük ve barış savaşı” adını verdiği savaşı kime veya kimlere dayandırıyor? Nereye girmeye çalışıyor? Başını ABD’nin çektiği sözde barış, demokrasi ve özgürlük savunucusu batıya ve onun silahlı gücü NATO’ya elbette. Ne yazık ki Zelenskiy’in “biz özgürlük ve barış için savaşıyoruz” diyerek, bu değerlerin koruyucusu göstermeye çalıştığı ABD ile müttefiklerinin bu alanlarda sicilleri temiz değil. Yıllardır dünyanın dört bir yanında savaşlar çıkaran, ülkeleri işgal eden, kendisine biat etmeyen devlet yönetimlerini darbelerle indirip yerine kendine bağlı yönetimler getiren, bu yönetimlerin baskı, şiddet ve işkencenin her türlüsüyle toplumlarını susturmalarına destek veren ABD ile onun başını çektiği savaş örgütü NATO’ya “biz özgürlük ve barış için savaşıyoruz” diye seslenerek destek istemenin kendisi inandırıcı değil. Özellikle üzerinden yaklaşık 77 yıl geçmiş olan ikinci emperyalist paylaşım (ikinci dünya) savaşından bugüne kadar geçen sürece kısaca bakıldığında, dünya genelinde yaşanan irili ufaklı her savaşın, ülke işgalinin, seçilmiş veya seçilmemiş ülke yönetimlerine yönelik darbe ve bunun sonucu olan faşist dikta yönetimlerinin desteklenmesinde ABD’nin veya başını çektiği savaş örgütü NATO’nun imzasının olduğunu bilmeyen yok.
 
Sanıyorum süreci, savaşın yol açtığı tahribat nedeniyle sonradan ölenler dahil yaklaşık 80 milyon insanın hayatına mal olan, dünya tarihinin en kıyıcı ve yıkıcı savaşı, ikinci emperyalist paylaşım savaşının sonlarından başlayarak okumakta yarar var. Kuşkusuz bu savaşın kazanılmasında en büyük pay, 26 milyon (kimilerine göre 30 milyon) insanını kaybeden Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nindir (SSCB). Nitekim, 1939 yılında başlayan savaşta kendi topraklarında büyük bir direnç gösteren SSCB, 1943 yılı sonundan itibaren topraklarından çekilmek zorunda bıraktığı Nazi Almanya’sını, 1945 yılının ortalarına kadar Doğu Avrupa’nın tamamından süpürmüş ve başkent Berlin’e girmişti. Almanya’nın teslim olmasıyla savaş Avrupa’da fiilen sona ererken, Japonya’nın teslim olmak için ileri sürdüğü şartların kabul edilmemesi üzerine Asya kıtasında devam ediyordu. Bunu fırsat bilen ABD, savaşın galibi olarak kabul edilen ve masaya bu galibiyetin sağladığı avantajla oturan SSCB’nin başarısını gölgelemek ve masadaki güçlü pozisyonuna son vermek amacıyla Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerine, dünya tarihinin gördüğü en vahşi toplu katliam silahı atom bombasını attı. Bombalardan 200 binin üzerinde insan ölürken, atıldıkları kentlerde ve çevrelerinde canlı yaşamı yok etti.
 
Savaşın sona ermesiyle birlikte, insanlık bir yandan bu kıyıcı savaşın yaralarını sarmaya çalışıp yol açtığı tahribatı gidermeye uğraşırken, diğer yandan ise böylesi bir savaşın bir daha yaşanmaması için Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın etkinliğini arttırmaya ve onun aracılığıyla uyulacak kurallar belirleyip, antlaşmalar ile temel haklara dair sözleşmeleri hayata geçirmeye başladı.
 
Tüm bunların yaşandığı süreçte, 1949 yılında ABD ve İngiltere’nin başını çektiği, ülkeler, SSCB’nin Doğu Avrupa hakimiyetini tehdit olarak gösterdiler ve Kuzey Avrupa ülkelerinin güvenliğini sağlama gerekçesiyle Kuzey Atlantik Paktı (NATO) adı altında bir askeri pakt kurdular. Kuzey Avrupa’nın güvenliği gerekçesiyle kurulduğu açıklanan bu paktın ilk hedefi, Kuzey ve Batı Avrupa ülkelerinde yükselmekte olan sosyalist hareketi bastırmaktı.
 
Öte yandan, sonraki yıllarda Asya, Güney Amerika ve Kuzey Afrika ülkelerine yönelik müdahaleler, paktın söylendiği gibi Kuzey Avrupa’nın güvenliğini sağlamak için kurulmadığını, asıl amacın dünya genelinde ABD öncülüğündeki emperyalist batının hegemonyasını tesis etmek olduğunu kanıtladı. Nitekim 1950 yılında NATO, Kore yarımadasında Kuzey ve Güney Kore arasında yaşanan gerginlik üzerine, içinde henüz pakt üyesi olmayan Türkiye’nin de bulunduğu askeri birlikle Güney Kore’nin yanında savaşa müdahil oldu. NATO gücünün Güney Kore’yi, Kuzey’in baskısından ve istilasından korumak amacıyla gönderildiği söylense de kısa süre de Kuzey Kore’yi işgal ederek Çin sınırına doğru genişleyince, Çin Halk Cumhuriyeti ile bölge ülkelerinden gönüllü savaşçılar savaşa dahil oldular. Sonuçta, NATO’nun güvenliğini sağlamak amacıyla kurulduğu söylenen Avrupa’nın çok uzağında giriştiği bu işgal hareketi başarısızlıkla sonuçlandı ve iki Kore aralarında barış imzaladılar. Geride ise asker, sivil binlerce ölü, yaralı ve sakat kaldı. 
 
ABD öncülüğünde kurulan NATO’nun bu girişimi SSCB’yi tedirgin etti ve hakimiyetinde olan Doğu Avrupa ülkeleri ile 1955 yılında Varşova paktı adı altında karşı askeri pakt kurmasına yol açtı. Böylece dünya iki pakt arasında, SSCB’nin dağıldığı 1990 yılına kadar sürecek olan soğuk savaş dönemine girmiş oldu.   
 
Elbette ABD kendisini NATO’nun faaliyetleri ile sınırlamadı. Özellikle Güney Amerika, Asya ve Kuzey Afrika ülkelerinin içişlerine müdahale ile kendisine biat etmeyen seçilmiş ülke yönetimlerine karşı darbeler tertipleme gibi dünya hakimiyetini pekiştirici pek çok girişimde bulundu. Örneğin, Çinhindi yarımadasında bulunan Vietnam’ın ikiye bölünmesi sonrası varılan anlaşma gereğince, iki Vietnam’ı birleştirmek amacıyla yapılacak seçimin ABD destekli Güney yönetimince engellenmesi üzerine, Ho Şi Minh liderliğindeki Marksist Kuzey Vietnam yönetimi Güney Vietnam’ı birleşmeye zorlamaya yönelik gerilla savaşı başlattı. Bunu fırsat bilen ABD, kendisinden binlerce kilo metre uzaktaki Vietnam’da kendisine biat eden Güney Vietnam’ın yanında savaşa dahil oldu. 1965-1975 yılları arasında 10 yıl süren Vietnam Savaşı, uzun ve kanlı bir savaş olsa da sonuçta Vietnam halkının zaferi ile sonuçlandı. 1945 yılında Vietnam’ın bağımsızlığı için Fransa’ya karşı başlayan ve 21 yıl süren çatışmalar da dahil, Kuzey ve Güney’de toplam dört milyon sivil ile bir milyondan fazla komünist savaşçı hayatını kaybederken, ABD verilerine göre ise, 220 ile 320 bin Güney Vietnamlı asker ile 60 bin Amerikan askeri öldü ya da kayboldu. Sonraki yıllarda Vietnam’da savaşan ABD askerleri, döndükleri ülkelerinde önemli psikolojik sorunlar yaşadılar ve içlerinden yüzlercesi intihar etti. Bu Savaş’ta BM tarafından kullanılması yasaklanmış, kimyasal silahlar ile bombaların kullanıldığı, yakalanan gerillalara her türlü insanlık dışı işkencenin uygulandığı tartışmaları hiç eksik olmadı.  
 
Dünya’nın bugün yaşadıklarıyla yakın ilgisi olan emperyalist hegemonya savaşı sürecini irdelemeye yazının bir sonraki bölümünde devam edeceğim. Bir dahaki bölümde buluşuncaya kadar, hoşça kalın dostça kalın!
                                                          

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

slot siteleri bahis siteleri hacklink