Son Dakika Haberler

Köker, bizi liberal demokrasiye mi çağırıyor? / Mahmut ÜSTÜN

Köker, bizi liberal demokrasiye mi çağırıyor? / Mahmut ÜSTÜN
Okunma : Yorum Yap

Köker, bizi liberal demokrasiye mi çağırıyor?

Mahmut ÜSTÜN yazdı:

Levent Köker’in yazısı üzerine notlar-1-

KÖKER BİZİ LİBERAL DEMOKRASİYE Mİ ÇAĞIRIYOR?

Levent Köker’in Birikim dergisinde “Başkancı rejim: Popülist yarışmacı otoriterlik mi, diktatörlük mü?” başlıklı bir makalesi yayınlandı. Köker bu makalesinde “AKP sonrası tahayyülün AKP öncesinin restorasyonu ile yetinmekle sınırlı kalması” riskine dikkat çekme ihtiyacı duyuyor. Zira Köker’e göre eskinin restorasyonu esasa ilişkin bir değişiklik anlamına gelmeyecek ve dolayısıyla Türkiye’nin demokratikleşme ihtiyacı ya tümden askıda kalmış ya da yine en iyi geleceğe havale edilmiş olacak. Köker bu temel tezini popülizm, rekabetçi otoriterlik, diktatörlük, ikici ve ikili devlet, vesayetçi demokrasi, halk yönetimi vb. gibi geniş bir akademik kavramlaştırma seti ile temellendiriyor. Bazen bu kavramlaşmalardan feyz alıyor ve fakat bezende bir hesaplaşma-reddiye yapıyor. Köker makalesinde başkanlık sistemi ve parlamenter sistem kavramlarının içeriğinden hareketle Türkiye’deki halihazırdaki rejimin niteliği üzerine bir tanımlama çabası da gösteriyor. Nitekim Köker’in yazısındaki önemli argümanlardan biri de halihazırdaki rejimin bir başkanlık sistemi olarak değil “başkancı sistem” olarak nitelemesi gerektiği savıdır.

Köker’in makalesiyle ilgili Ümit Kıvanç Gazete Duvar’da ki köşesinde geniş bir tanıtım yazısı yazdı. Makale ile ilgili hayli olumlu bir değerlendirmede bulunan Kıvanç, yazısını Köker’in yazısını siyaset ve döşünce insanları arasında tartışılması çağrısıyla sonlandırdı. Gazete Duvar bir anlamda bu çağrıya icabet ederek Anayasa hukukçuları ve aynı zamanda Gazete Duvar yazarları Murat Sevinç ve Dinçer Demirkent’e, Köker’in makalesine ilişkin değerlendirmelerini sordu. Ben de bu yazıyla tartışma çağrısına icabet etmiş oluyorum. Umarım geniş katılımlı ve zenginleştirici bir tartışma yaşanır. Böylece hayli zayıflayan tartışma geleneğinin yeniden canlanmasına bir katkıda da bulunulmuş olur. Zira tartışma ve hatta polemikten yoksun bir düşünce hayatının etkili olması olanaksız; çoraklaşması ise kaçınılmaz. Bu yazımda Köker’in makalesine ilişkin düşeceğim notlar daha çok ve özellikle de yöntemsel bakımdan kendimce yanlış, eksik ve çelişkili bulduğum konularla ilgili kayıt niteliğinde olacak… Bu tercih Köker’in makalesinin taşıdığı değer hakkında olumsuz bir yargıya sahip olmamla ilgili değil; bilakis ciddi emek ürünü, önemli soru ve saptamalar içeren bir metinle karşı karşıyayız.

Köker’in yöntemi…

Köker’in makalesinde yöntemsel anlamda kayıt koyma gereksinimi duyduğum birbirine bağlı iki husus daha var. Bu kaydımız Köker’in makalesini çokça aşan, tüm akademik alanda hayli yaygın olan analiz yöntemiyle ilgili…

Köker, makalesinde Türkiye’de yaşanan sürecin dünyada yaşanan benzer süreçlerin bir parçası olduğunu vurguluyor ama bu saptamanın doğal ve beklenen sonucu rejim değişimi sorunsalını genel olarak dünyada ve özel olarak Türkiye’de yaşanan bu ekonomik, sosyal ve siyasal süreçlerin analizi üzerine oturtmak olması gerekirken bunu yapmıyor. Bunun yerine daha çok anayasa hukuku ve kumu hukuku literatüründeki kavramsal malzemeden hareketle yeni bir kavramsal çıktıya ulaşmaya çalışıyor. Yazarın otoriterlik ve diktatörlük ilişkisi çerçevesinde peşi sıra kullandığı anayasal diktatörlük, egemen diktatörlük, vesayetçi diktatörlük, ikili devlet, ikici devlet gibi kavramların yarattığı aşırı kategorizasyon sorunların gerçek temelleriyle anlaşılmasına hizmet etmiyor. Aksine meselenin gerçek temellerinin perdelenmesi sonucunu doğuruyor. Murat Sevinç’in sözleriyle “son yıllarda anayasacılar arasında giderek daha yaygın kabul gören, belli bir literatürün çevirisiyle nakledilen türlü otoriterlik adlandırmalarıyla biraz sorunum olduğunu söylemeliyim. Rejimlerin ortak bazı niteliklerine bakıp sınıflandırmak, akademinin/araştırmacıların vb. anlatımını, işini kolaylaştırabilir kuşkusuz. Fakat tüm bu otoriterlik tiplerinin faşizme varan yolda irili ufaklı duraklar olduğu, her faşist rejimin insanları gaz odasına atmadığı gibi gerçekleri de gözardı etmemekte, yaşanılanı ‘terminoloji yoluyla’ olağanlaştırmamakta (nitekim Köker de buna ilişkin bir uyarısı yapıyor) yarar var.”

Bu tür bir yöntem izlenmesinin ikince nedeni de akademi alanındaki disipliner uzmanlaşmanın son yıllarda disiplin dışına çıkmamak, disiplinler arası özelliği tümden kaybetmek noktasına varacak boyutlara varmış olmasıdır. Köker’in ele aldığı konunun tatmin edici bir açıklaması ekonomi, siyaset bilimi ve hatta ulusalararası ilişkiler ve hukuk gibi alanları da devreye sokmayı zorunlu kılarken makalenin yukarıda saydığımız nedenlerle ilgili olsa gerek sorunu neredeyse sadece Anayasa ve Kamu Hukuku disiplinin içinden analiz etmeye çalışması bir başka önemli eksiklik gibi görülmektedir.

Spesifik kavramlar denizi içinde rotasını bulmaya çalışan bu tür bir yöntem görünüş olarak Köker’in makalesine bir derinlik katsa da işin esasında Sevinç’in vurguladığı gibi ele alanın sorunsalın anlaşılmasına değil bulanıklaşmasına, analizde ciddi boşluklar oluşmasına ve hepsinden önemlisi analizin ayaklarının gerçeklik zeminine basamamasına yol açıyor. Örneğin Köker makalesinin sonunda “Oysa bugünkü popülizmin yükselişi, aslında Eric Fassin’in de isabetle belirttiği gibi, neoliberalizmin “neofaşist momenti”ni işaret etmektedir” diyerek neo faşizme yol alınmakta olunduğuna dair çok önemli bir saptamada bulunuyor. Ama bütün bir makale ile bu saptama arasında organik bir ilişkisellik-nedensellik kurmak olanaklı değil. Saptama eklektik biçimde makalede asılı duruyor, dahası makalenin tümüne hâkim olan yöntemsel hava tam tersine bu önemli saptamayı görünmez kılar, hatta boşa çıkarır nitelikte.

Eni sonu bu ayrıntılı analizden elimizde kalan ise “Türkiye’nin siyasî rejimindeki asıl tıkanmanın “Türkiye’nin otoriter anayasa geleneği”nden veya kısaca bu gelenek içinde yerleşmiş “kalıcı otoriterlik”ten kaynaklandığını görebilmek gerekir” saptaması oluyor. Dolayısıyla da çıkış yolu olarak bu otoriter anayasa geleneğini terk etmemiz gerektiği gibi totolojik bir sonuç oluyor. Türkiye’deki otoriter gelişimin dünya da gelişmelerle paralel olduğuna makalesinin başında açık biçimde vurgu yapan Köker, eğer meseleyi bu evrensel gelişilmelerin tahliline ve daha sonra bu evrensel gelişimin Türkiye’nin hangi özgül tarihsel özellikleriyle birleşerek otoriter gelişmeye altlık oluşturduğunun analizine yönelse, bizce ulaşacağı neden sonuç ilişkisi çok daha sarih ve açıklayıcı olabilirdi.

Popülizm ve Rekabetçi Otoritelik

Köker, makalesinde popülizm kavramıyla arasına net bir sınır çizgisi çekiyor. İki nedenle yapıyor bunu: birincisi, bu kavramların muğlak ve bu nedenle de açıklama değeri zayıf olmasından ötürü; ikincisi ve bizce daha önemli olanı, bu kavramların halihazırdaki ya da yakın geçmişteki statükoyu meşrulaştıran ve dahası, önümüze tek seçenek olarak takdim ediyor oluşları. Birçok Marksist akademisyen ve düşünürün tüm bunlara göz kapayarak bu kavramları ısrarla analiz aracı olarak kullanmaya devam ettikleri düşünülünce Köker’in bu tutumu çok daha önemli hale geliyor. Makalesinin temel iddiası halihazırdaki rejim ve iktidardan kurtuluş reçetesi olarak restorasyoncu yaklaşımların yaygınlık kazanmış olması ve fakat zaten bugünkü otoriterleşme sürecinin de temel nedeni olan eskinin ihyasının demokrasi ihtiyacı bakımından esasa ilişin bir değişiklik yaratmayacağı olan Köker açısından, bu tavır gayet tutarlı gözüküyor. Fakat sorun şuradadır ki Köker, bu kavramların restorasyoncu niteliğini uzun zamandır krize girmiş olan ve dünya çapında bugünkü otoriter iktidar ve rejimlerin de kaynağı olan liberal demokrasinin restorasyonu olarak algılamamakta.

Köker’in yazısının özelde Türkiye’yi ele alması bu tercihe yol açmış olabilir. Ama yine de ben restorasyon riskini hem mekân hem de içerik olarak dar tutma tercihinin Türkiye gerçekliğini anlamak bakımından da makaleyi zayıflatan ciddi bir eksiklik olduğu düşüncesindeyim. Ayrıca makalenin tümüne sirayet eden bugünkü otorterleşmenin temel nedeni eski “vesayetçi diktatörlük rejimidir” saptaması da Köker’in liberal demokrasinin evrensel krizi sorunu ile Türkiye’de son dönemde yaşanan otoriterleşme arasında bir bağ kurmamasına ya da bu bağın önemsizleştirmesine yol açıyor? Makalenin bu mahiyeti Köker acaba bizi liberal demokrasiye mi çağırmaktadır? Sorusunu sordurur nitelikte; ki bu konu makalede ucu açık kalan bir konudur.

Köker, makalesinde aynı zamanda rekabetçi otoriterlik kavramıyla da arasına sınır çizgisi çekiyor. Rekabetçi otoriterlik kavramı, benim açımdan da faşizan gelişmeyi perdeleyen yanıyla sorunlu bir kavram. Ne var ki Köker’in bu kavramla arasına sınır koyma gerekçesi başka…

Köker, rekabetçi otoriterlik kavramıyla arasına hem tıpkı popülizm kavramı gibi eskinin “kusurlu” demokrasisini bize seçenek olarak sunması nedeniyle ve fakat hem de rekabetçi otoriterlik kavramın ayırıcı yanı olarak sunulan siyasi rekabet alanının -yasaklamamakla birlikte- egemen olan lehine daraltılması özelliğin eskinin “kusurlu” demokrasisinde de önemli ölçüde var olması nedeniyle bu sınır koyuyor. Ben rekabetçi otoriterlik kavramının eskiyi seçenek olarak takdim etmesi saptamasıyla ilgili değil ama ikinci saptama konusunda Köker’in analizine katılamıyorum. Zira siyaset alanının daraltması gerçeği hem eskiden ve hem de bugün var olsa da gerek kapsam ve mahiyet açısından gerek ortaya çıkardığı sonuçlar açısından her ikisi arasında ciddiye alınması gereken düzeyde farklılık var. Zira ilki daha çok “güvenlikçi devlet” refleksiyle ilgiliyken ikincisi dolaysız biçimde bir parti devleti inşasının emaresidir. Ama ikisi de otoriterlik değil mi? Elbette ikisi de otoriterlik… Ama bu iki otoriterlik arasında demokrasi ve otoriterlik dengesi bakımından kayda değer bir fark var.
Köker ile bu yazımın tümüne sirayet edecek temel farklılığımız da daha ilk adımda ve bu noktada berraklaşmış oluyor. Ama ikisi de otoriterlik değil mi? sorusuna verilen “evet otoriterlik” yanıtı Köker’in teorik ve siyasi pozisyonunu belirlemekte yeter şart durumundayken benim açımdan önemli olmakla birlikte, tek başına yeter şart niteliği taşıyan bir cevabı oluşturmuyor. Bu süreçlerin içindeki süreklilik ve kopuş diyalektiğini, öne çıkan dinamik ve olanak kompozisyonunu ve otoriterlik ve demokrasi ikileminde ibrenin nereye doğru yönlenmekte oluşunu analiz etmeden, farklı dönemleri “o dönem de bu dönem de otoriterdi” muhakemesiyle aynı sepete koymanın teorik açıdan yanlış politik açıdan ise çok daha yanlış olduğunu düşünüyorum.

Liberal Demokrasi ve Anayasa mı?

Köker’in analizinde temel skala olarak kullandığı “demokratik hukuk devleti” iktisattaki” bazı varsayımların gerçekmiş gibi kabul edilmesi yoluyla analiz yapma” yönteminin Anayasa ve Kamu Hukuk alanındaki izdüşümü sanki. Arkasında vesayetçi güçlerin olmadığı, devletin güvenlik kaygısının değil de insan hak ve hürriyetlerine ilişkin bir kaygının şekillendirdiği, herkesin eşit derecede denetlenebilir ve hesap sorulabilir olduğu vb. bir anayasal sistem idealizasyonu!.. Gerçekte böyle bir Anayasal sistem var mıdır ve nerededir? Ya da böylesine rafine bir eşit yurttaş gerçekliği üzerine temellenen bir devlet yapısı -teorinin gri dünyasının ötesinde- canlı kanlı pratik hayatın yeşilliği içinde mümkün bir şey midir?

Bu soruları sormamın nedeni “başkancı rejimi “eskinin restorasyonu yoluyla değiştirmenin işin esasına ilişkin hiçbir değişiklik getirmeyeceğini ifade eden Köker’in “Demokratik hukuk devleti” idealizasyonun ötesinde ve daha somutluk düzeyinde bize nasıl bir anayasal sistem önerisinde bulunduğunu makalesinden açık biçimde çıkaramıyor oluşumdur. Bizleri bildiğimiz liberal demokrasiye mi yoksa başka bir demokrasiye mi, örneğin toplumsal demokrasiye mi davet etmektedir? Köker’in makalesinde böyle bir önerinin net ve daha somut biçimde formüle edilmiş olması beklenirdi ama ne yazık ki genel bir demokratik hukuk devleti argümanı ile yetinilmiş. Ben demokratik hukuk devleti kavramının yargı bağımsızlığı başta olmak üzere iyi işleyen bir güçler ayrılığı sistemi anlamına geldiği ve bu çerçevenin de ideal bir liberal anayasa anlayışına denk düştüğü muhakemesinden hareketle Köker’ce önerilenin gerçek bir liberal anayasa ve liberal demokrasi olduğu sonucunu çıkarmaktayım. Yorumlarımı da bu çerçevede yapacağım. Yanılıyorsam af ola…

Bu yorumum doğruysa eğer Köker’in makalesinde liberal demokrasiye yönelik “olumluluk ve ilerilik” atfedilmesini ve bu atıf temelinde liberal demokrasinin amaçlanan bir hedef olarak tanımlanmasını da tartışmalı bulduğumu belirtmek istiyorum. Özellikle de dünyanın bugünkü pürü mealinde! Akademik kariyeri boyunca demokrasi konusuna özel bir ilgi göstermiş olan Köker’e bu konuda ahkam kesecek değilim. Ama bu tartışma çerçevesinde liberal demokrasi konusu ile ilgili naçizane iki konunun altını çizmek gereği hissediyorum.

Birincisi, liberal demokrasinin krizinin uzun süredir tartışıldığı bir dönemdeyiz ve bu krizin temelinde liberal demokrasinin toplumların bugünkü gelişme düzeyinde hm genel olarak toplumun hem de toplumu oluşturan çeşitli sınıf ve katmanların ihtiyaçları için artık dar gelmeye başlaması olduğuna ilişkin genel bir mutabakat bulunmaktadır. Liberal demokrasi özü itibariyle temsili bir demokrasidir; bugün artık dar geldiği söylenen özelliği de bu temsili yan ile ilgilidir. Kitleler bu temsil mekanizması içinde bütün duyarlılıklarını içerecek biçimde kendilerini bulamamaktadır. Katılımcı demokrasi, radikal demokrasi, doğrudan demokrasi yöntemleri tartışmaları vb. ön sosyalizmin demokrasi alanında yarattığı hayal kırıklıklarının yanı sıra liberal demokrasinin krizin bir ürünü sayılmaktadır. Bu Köker’in liberal demokrasiyi olumlu anlamda amaçsal saymasına ilişkin kaydımızın tali yanıdır. Kuşkusuz Köker’de bu tartışmaları bilmekte ve muhtemelen de olumlu bulmaktadır.

İkincisi ise, yaygın ve bence yanlış biçimde liberal demokrasi olarak tanımlanan demokrasinin gerçekte liberal demokrasinin ötesinde ve liberal demokrasiyi aşan bir mahiyete sahip olmasıdır. Asıl kayıt düştüğüm ise bu noktadadır. Liberalizm özü itibariyle “özgürlükçü” ama aynı zamanda ve temel olarak anti demokratik bir ideolojidir. Liberalizm menşei itibariyle aristokratik bir yapıya sahiptir ve demokrasiye olumsuz ve en iyi halde de derin bir endişe ve şüpheyle bakar. Mülk sahibi ya da okumuşlara söz ve karara katılma hakkı tanıyan ve bunu temsili sistemi esas olarak yapan bir yaklaşıma sahiptir. Alt sınıfların örgütlenme, seçme ve seçilme haklarına tıpkı muhafazakâr kesimler gibi liberaller de karşıt pozisyonda yer almıştır. Alt sınıfların bu haklara kavuşması fikrini dilendiren devrimci aydınlanmacılara ve daha sonra da sosyalistlere karşıt pozisyonda yer almışlardır. Dolayısıyla 19. asrın başından başlayıp İkinci Emperyalist Savaşı sonrası dönemde giderek somutluk kazanan alt sınıfların, kadınların ve göçmenlerin oy ve örgütlenme hakkı kazanmaları temelindeki demokrasiye liberal demokrasi demek liberalizme hiç hak etmediği bir paye vermek ve fakat aynı zamanda da bu demokrasinin süreğen ve tutarlı savunucuları, bu anlamda en önemli mimarları olan devrimci aydınlanmacılara ve sosyalistlere karşı da büyük bir tarihsel haksızlık olur.

Bu kadar satırı yalnızca objektif bir hak teslimi amacıyla yazmış değilim. Sorunun esas önemli yanı sosyalizmin tehditlinin kapitalizm üzerinden kalkmasıyla birlikte liberal demokrasinin özüne ve ruhuna uygun biçimde yeniden egemen olma olanağı elde etmiş olmasıdır. Yani liberal demokrasi ile neo liberal otoriterlik dediğimiz aslında bir ve aynı olgudur. Toplumsal demokrasinin tasfiyesiyle yeniden dizginsiz bir hakimiyet alanı bulan liberal demokrasi alt sınıfları ve ezilen tüm kesimleri örgütsüzleştirerek, birer biçare ve atomize “özgür birey” haline getirerek, sınıfsal taleplerin siyaseti etkileme olanağını da büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır. Bu durum ise “özgür” ve fakat kendi dışında bir güce (patronaj ilişkisine) muhtaç biçare yoksul “birey”leri liberal demokrasiden hızla soğutmuş, güçlü ve paternalist parti ve lider arayışına yöneltmiştir.
Ve ikincisi devlet yapısı sermaye sınıfının önündeki bütün engellerin hızlı ve kesin biçimde tasfiyesine hizmet edecek biçimde dönüşüm yaşamıştır. Bunun somut neticesi ise yürütme karşısındaki bütün denge ve fren sistemlerinin belirgin biçimde gaçsüzleştirilmesi, gücün tek bir merkezde yoğunlaştırılmasıdır. Demokrasinin evrensel planda yaşadığı krizin ve yine evrensel planda artan otoriterleşme eğiliminin arkasındaki neden de pürü pak liberal demokrasinin bizatihi kendisidir. Buna dünya da yaşanan ekonomik kriz ve hegemonya krizi de eklenince demokratik mekanizmaların içi iyice boşaltılmış, güçlü lider ve güçlü yürütme formülü evrensel gücünü daha da pekiştirmiştir. Bu anlatımdan ulaşmak istediğimiz sonuç otoriterleşmeye karşı liberal demokrasi talebinin bugün artık reel anlamda hiçbir olumlu karşılığı olmadığıdır. Aksine her liberal demokrasi talebi esasa ilişkin hiçbir önemli değişiklik yaratmayacak, hatta otoriterleşme eğilimini besleyen bir sonuç yaratacaktır.

Toplumsal demokrasinin liberal bileşkesi olan temsili sistemin krize girdiği ve bu krize karşı teorik arayışların arttığı bu dönemde liberal ayağı topallayan toplumsal demokrasinin yerini ironik biçimde pür liberal demokrasi almıştır. Sosyal devleti sosyal korporatist sistemin tasfiyesi izlemiş, alt sınıf ayağının yarattığı ağırlıktan kurtulan liberal demokrasi, bırakın cari temsil krizini çözebilecek formülasyonlar üretebilmeyi, güçler ayrılığı ve güçlerin karşılıklı denetlenebilirliği gibi alanlarda bugün evrensel planda tanıklık ettiğimiz büyük yıkıma ve açık bir otoriterleşme eğilimine kaynaklık etmiştir.

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

canlı sohbet hattı hint filmleri bahis siteleri beylikdüzü escort teen porno bahis sitesi seks hikayeleri seks hikayeleri seks hikayeleri seks hikayeleri