Son Dakika Haberler

Mare Nostrum’da Hegemonyanın Adı: Münhasır Ekonomik Bölge / Hüseyin ORTAK

Mare Nostrum’da Hegemonyanın Adı: Münhasır Ekonomik Bölge / Hüseyin ORTAK
Okunma : Yorum Yap

Mare Nostrum’da Hegemonyanın Adı: Münhasır Ekonomik Bölge

Hüseyin ORTAK yazdı:

“Eski İranlılar neden denizi kutsal sayarlarmış? Eski Yunanlılar neden Zeus’un öz kardeşini denize tanrı diye vermişler? Tüm bunların bir anlamı olsa gerek. Hele o Narkissos masalının anlamı daha derin: Pinar başında gördüğü o güzel, o dayanılmaz hayali yakalayamadığı için kendini sulara atıp boğulmuş Narkissos. Aynı hayali bizler de tüm ırmaklarda, tüm denizlerde görüyoruz. Yaşamın hiçbir zaman elle tutamayacağımız hayalidir o. Her şeyin gizi de budur işte.”

Herman Melville’nin Moby Dick romanından aldığım bu paragrafda yaşamın hiçbir zaman elle tutamayacağımız hayali, her şeyin gizi olarak betimlediği şey denizin verdiği özgürlük duygusudur diye düşünüyorum. Çünkü bugünkü besin kaynağı olma,ticaret,zenginlik ve güç alanı olma dışında deniz hiç şüphesiz önemli bir kültürel kaynaktır; Deniz insanın en büyük ütopyasının özgürlüğün kaynağıdır.

Kendisi bir özgürlük sembolü olmakla birlikte deniz, zıt gibi görünse de, özgürlüğü bir gerçeklik olarak yaratmaktan çok bir fikir olarak kalmasının da önemli nedenlerinden birisidir.

Deniz ilk çağlardan bu yana insanların büyük savaşlarına, zenginlik hırslarına, salgın hastalıkların yayılmasına hasılı kelam insanın başına gelen pek çok felaketin kaynağı olmuştur.

Bu iddialı tespit, dayanağını Akdeniz’in tarihinden almaktadır. Akdeniz’in tarihini incelerseniz sermayedar kavramının da Liberal iktisatçıların hazzetmedikleri merkantilistlerin de kaynağı ve kökeninin bu bu sıcak sular olduğunu görürsünüz. Sadece bu sosyo-ekonomik felaketlerin değil salgın hastalıklar da deniz yoluyla bulaşmıştır. Ticaret filolarının yaydığı Kara Veba salgınıyla ilgili Kanuni zamanı İstanbulundaki veba salgını sırasında geçen Orhan Pamuk’un yazdığı Beyaz Kale romanı edebiyat alanından iyi bir örnektir. Bu bir romandır ben kurgusal şeylerle ikna olmam derseniz, Orhan Pamuğun Kardeşi olan ve öğrencisi olmaktan keyif aldığım iktisat tarihçisi Prof.Dr.Şevket Pamuk hocamın Sarkaç dergisinde yayınlanan Tarihte Küresel Salgınlar ve İktisadi Sonuçları adlı makalesini okumanızı öneririm. Şevket pamuk sözünü ettiğim makalesinde şöyle der: “Kırım’dan ticaret gemileri yoluyla Konstantinopolis’e, Mısır ve Suriye’ye ulaşan Kara Veba, daha sonra Sicilya’dan Afrika’nın kuzeyine ve Güney ve Batı Avrupa üzerinden birkaç yıl içinde İngiltere ve Rusya’ya kadar tüm Avrupa kıtasına yayıldı. Salgın nedeniyle kısa bir süre içinde önce Mısır’da ve daha sonra Avrupa’da toplam nüfusun yaklaşık üçte biri yaşamlarını kaybetti. Kara Veba Batı ve Güney Avrupa’da 17. yüzyıl sonu, 18. yüzyıl başlarına kadar, Doğu Akdeniz ve Osmanlı İmparatorluğu’nda ise 1840’lara kadar sık sık ortaya çıkarak büyük nüfus kayıplarına neden olmaya devam etti.”
***
Günümüzde kara ve hava taşımacılığı denizden rol çalmış gibi görünse de deniz yeraltı zenginlikleri, balıkçılık ve data hatları üzerinden telefon-veri nakli açısından hala hegemonya mücadelelerinin merkezi olmaya devam etmektedir. Üstelik uluslar arası deniz hukukuna ve Birleşmiş Milletler gözetimine rağmen…
***
Bütün ülkelerin sınırları tanınma üzerine kuruludur. Buna denizlerdeki sınır olarak tanımlanabilecek karasuları da dahildir.
Territorial Waters olarak uluslararası alanda kabul görmüş kara suları kavramı, denizlerin özellikleri, ülkesel özellikler gibi faktörlerin değerlendirilmesiyle deniz sınırları, karanın bittiği noktadan başlayarak 12 deniz miline kadar çıkabilmektedir.

Deniz ve denizcilikle ilgili her şey bu çerçevede kendi olağanlıgında akarken ABD II. Dünya Savaşının bittiği yıl olan 1945’de kendi kara sularının 200 deniz mili açığına kadar olan bölgede petrol, maden gibi yeraltı kaynaklarının çıkarılması ve işletilmesinin münhasıran kendilerinde olduğunu açıkladı ve bu alana “Kıta Sahanlığı” yani ana karanın okyanusun içine uzana kısımı olarak tanımladı. Böylelikle denizlerle ilgili kara suları kavramına kıta sahanlığı kavramı da eklenmiş oldu.

Devletlerin karasuları ve karasularının dışında kalan bölgelerden faydalanmaları ile ilgili ortaya çıkan bu kavramın önemi sahip çıkılan deniz alanında maden, petrol ve doğal gaz yataklarının bulunması ve bunların işletilme mülkiyetinde kendini göstermektedir. Kıta sahanlığı alanının nereye kadar uzanacağı önemli bir sorun olmuştur.

Münhasır ekonomik bölge (MEB), Exclusive economic zone (EEZ)) Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi uyarınca bir devletin deniz kaynaklarının araştırılması ve kullanılmasında su ve rüzgâr enerjisi de dahil olmak üzere özel haklara sahip olduğu deniz bölgeleridir. Bu alan devletin denize olan kıyı kenarından, denize doğru karasularında 200 deniz mili dışına kadar uzanır. Argo kullanımında, bu terim devletin kabul edilen karasularının tamamında ve hatta 200 millik sınırın ötesinde kıta sahanlığı içerecek şekilde kullanılmaktadır.
Bu kuralın istisnası ise, ülkelerin MEB’leri örtüştüğü / birbiri ile çakıştığı zamanlarda, diğer bir deyişle ülkenin karasularının ölçülmeye başladığı esas hatlardan itibaren diğer ülkeye ait deniz sınırına ulaşıncaya kadar 400 deniz mili (740 km) mesafe bulunmadığı hallerdir.
Böyle bir durum meydana geldiğinde ise, MEB devletlerin deniz sınırı tasvir edilerek belirlenir. Genellikle bu gibi durumlarda MEB, en yakın devletin varsayılan sınırları ile örtüştüğü alandır.

Bu sözünü ettiğim bu üç kategori ve istisnaları üzerinden Akdeniz’de hegemonya mücadelesi yaşanmaktadır. Önceki on yıllarda sadece balikcilik alanı da yaşanan ihlal ve sorunlar Doğu Akdeniz’de keşfedilen doğal gaz ve petrol yataklarından farklı bir boyut kazandı. Doğu Akdeniz’de ve tepit edilen ve çıkarılmaya/işletilmeye hazır doğal gaz rezervinin 10 trilyon metreküp civarında olduğu söyleniyor. Buna bir de Doğu Akdeniz’deki 1.7 milyar varillik petrol rezervini de eklersek ortaya çıkan ekonomik büyüklük sözünü ettiğim hegemonya savaşının temel aksını oluşturuyor.

Bu varlığın Kıbrıs ile ilgili paylarında Kuzey Kıbrıs’ın pas geçilmesi ve Kıbrıs’ın bir ada olmaktan kaynaklanan denizdeki ekonomik haklarının sadece Güney Kıbrıs’a kullandırılmasıyla 2011 yılında başlayan gerginlik Türkiye’nin 27 Kasım 2019’da Libyanin bir kısımının kontrolünü elinde tutan Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ile imzaladığı deniz yetki alanları sınırlandırmasına dair mutabakat muhtırası ile zirveye çıkmış durumda.

Türkiye Mavi Vatan Teziyle kendi karasularını ve MEB’ini inşa etmeye çalıştığını ve KKTC’nin haklarını savunduğunu söylerken diğer ülkeler de de facto olarak uzun yıllardır sürdürdükleri avantajlı konumlarını korumak istemektedirler.
Bu çerçevede Mısır, Yunanistan, İsrail, İtalya, Ürdün, Filistin, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin enerji bakanları 14 Ocak 2018 tarihinde Kahire’de, Dünya Bankası ve Avrupa Birliği Komisyonu’nda bulunduğu toplantıda bir araya gelerek doğal gaz konusunda ortak vizyon ve amaçlar çerçevesinde yakın iş birliği sağlamak amacıyla bir Doğu Akdeniz Gaz Forumu (DAGF) oluşturma kararı aldı. Türkiye haricinde bütün Doğu Akdeniz ülkelerinin yeraldığı bu Türkiye’nin Akdeniz’deki varlığına karşı bir tavır da oluşturmaktadır. Nitekim bu Forumun alt sonuçlarını Adriyatik denizinde geçtiğimiz aylarda İtalya Yunanistan ve Arnavutluk arasında yapılan Münhasır Ekonomik Bölge anlaşmasında görebiliriz.

Tüm bunların hepimizce bilinen sonuçları yaşanırken Türkiye’de Haziran ayı başında Türk Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO), Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’ne (MAPEG) Akdeniz’de Türk karasuları dışında ve fakat Türkiye’nin Münhasır Ekonomik Bölgesinde olan iki petrol sahası için ruhsat başvurusu yaptı. Bu başvuruyla Yunanistan’a ait ve Türk kıyılarının karşısındaki Rodos, Karpathos (Kerpe), Kasos ve Girit adalarının 6 millik karasularına yakın bölgede hidrokarbon aramalarına başlaması için hükümetten ruhsat talep edildi.
Yunanistan, bu duruma sert tepki göstererek Türkiye’nin Girit adası dahil, söz konusu Yunan adalarının kıta sahanlıklarının (dolayısıyla Münhasır Ekonomik Bölge-MEB alanlarının) gözardı ettiğini ve Türkiye’nin son hamlesini, “Yunan egemenlik haklarını adım adım gasp etme teşebbüsünün bir örneği” olarak nitelendirdi.

Bu arada Yunan Dış İşleri Bakanı Dendias Türkiye’yi ima ederek, “Herkes iyi bilmelidir ki Yunanistan, egemenlik haklarını korumaya hazırdır” dedi. Tahmin ve takdir edeceğiniz gibi bu açıklamayla iki komşu ülke arasında ipler iyice gerilmiş oldu. En son Türkiye 21 Temmuz Salı günü denizcilere duyuru yayınlayarak Yunanistan’a ait Meis adasının güney ve doğusunda Oruç Reis isimli gemiyle sismik araştırma yapacağını bildirmişti. Bunun üzerine Yunanistan Dışişleri Bakanlığı da Türkiye’nin ilan ettiği araştırma sahasının kısmen kendi kıta sahasına girdiği ve egemenlik haklarını ihlal ettiği uyarısında bulunmuştu.
Bölgeye hem Türk hem de Yunan savaş gemileri intikal ederken, sismik araştırma gemisi Oruç Reis’in geçtiğimiz Perşembe günü İtibariyle Antalya Limanı açıklarında beklediği kaydedildi. Denizci duyurusunun süresini uzatan Ankaradaki mevcut siyasi otorite diğer yandan ön koşulsuz görüşme istegi ile Atina’nın dialoğa hazırız açıklamasıyla beklemeye alınmış oldu.

Yaşanan ve hala bir çozüme kavuşturulamayan askeri ve diplomatik gerginliğe AB üyesi 27 ülke Dış İşleri Bakanlarının Brüksel toplantısından gelen Türkiye’ye yönelik yaptırım uygulanması sinyalleriyle birlikte ABD temsilciler Meclisindeki Türkiye’ye yeni yaptırımlar uygulanması tartışmaları eklenince sıcak çatışmacı tutumlara ne kadar süreceği belli olmayan ekonomik yaptırımlar tehdidi de eklenmiş oldu. Ayrıca konumuzla endirekt bağlantılı olarak, geçen hafta döviz kurlarında ve mali piyasalarda görülen dalgalanmaların kaynağını bu gelişmelerle önemli ölçüde ifade edebileceğimizi düşünüyorum.
***

Doğu Akdeniz’in Güney ve Güney Doğusundaki ülkelerde iç savaşlar ve Arap baharıyla başlayan istikrarsızlaşma sürecine son yıllarda Doğu Akdeniz’in kuzey kıyılarını oluşturan ülkeler de doğal gaz ve petrol arama imtiyazları üzerinden katılmış durumdadırlar.
***
Ekonomik hegemonya kavgası sadece büyük emperyalist devletlerin işine yaramaktadır. Bugün ABD hemen yanıbaşımızdaki Dedeağaç’ta kurduğu yeni Deniz Üssüyle Ege’deki varlığını yeni bir noktaya taşımış dolaylı olarak boğazları ve Karadeniz’i de kontrol eder hale gelmiştir. Meclis muhalefetinin öne sürdüğü ve siyasal iktidarın inat ve ısrarla sessiz kaldığı ülkemize ait 18 insansız adanın Yunanistan tarafından işgalinin de bu üssün varlığı ve güvenliği ile ilgili olduğu açıktır.

Yunanistan ve Türkiye arasında yaşanan gerginlik ve Doğu Akdeniz petrol rezervleri emperyalist ülkelerde de ilginç gelişmelere yol açıyor. Örneğin İngiltere’de Dış İstihbarattan sorumlu (James Bond’uyla meşhur ve bünyesinden çıkarttığı romancı John Le Carre ile de meşhur) MI6 örgütünün başına İngiltere’nin eski Türkiye Büyükelçisi Libya doğumlu ve çok iyi hasta Beşiktaşlı taklidi yapan Richard Moore’un atanması bu arada yakın zamanda Fransız Dış İstihbarat örgütünün ve olmazsa olmaz emperyalizmin gözbebeği CIA’nın başlarına iyi derecede Türkçe bilen iki yöneticinin atanması Türkçe olimpiyatlarıyla meşhur FETÖ’yü sersemce sevindirebilir ama emperyalistlerin gözünü Doğu Akdeniz haklarına diktikleri gerçeğini değiştiremez.

Bu denklem de Rusya nerede diye sorarsanız, tüm bunlar olmazdan önce de Rusya Güney Kıbrıs’ta ve Suriye’de iki deniz üssüne sahip olmuştu ve Libya’da da askeri varlığını artırmıştı bile.Bu arada biz Ayasofya mı Oyasofya mı diye aramızda konuşmayı çok özlemişiz gibi hasretle tartışırken Fransız ve Alman savaş gemileri Akdeniz’de jandarmalığa başlamışlardı.

Emperyalist ülkelerin Akdeniz’de askeri varlıklarının güçlenmesi sadece silah satışlarının artmasına yaramaktadır. Silahlanma öylesine artmıştır ve tuhaf bir ticari nitelik kazanmıştır ki Haziran basından beri gerginlik yaşadığımız Yunanistan birkaç gün önce Türkiye’den 50 adet İHA sipariş etmiştir.

Bu kaotik durumdan çıkış silahlanma çılgınlığına kapılarak değil Doğu Akdeniz’de barışı sağlayarak,ortak sömürü anlaşmalarından vazgeçerek Akdeniz’in en temel varlığı olan doğasını ve ekosistemini koruyarak mümkündür. Bunun icin de bütün Doğu Akdeniz ülkelerindeki sağduyulu insanların ve siyasal hareketlerin birlikte davranmasına ihtiyaç vardır. Bu anlamıyla Syriza Hükümetinin ilk Maliye Bakanlığını yapan ve mali sermayenin Yunanistana dayattığı kemer sıkma politikasına karşı ilkeli duruş sergileyip hükümetten istifa eden Yanis Varoufakis’in Doğu Akdeniz’deki tüm ülkelerin katılımıyla Bölgesel Konferans yapılması ve Yunanistan ile Türkiye arasındaki tansiyonun düşürülmesi için yabancı aracıların ortadan kaldırılması çağrısı çok önemlidir.
Tarihte Cenevizliler Akdeniz’e Mare Nostrum yanı “Bizim Deniz” adını takmışlardır. Bu isim Akdeniz’i ortaklaşa kullanmak icin değil tersine sahiplenmek için Cenevizliler tarafından verilmiş bir isimdir. Şimdi Akdeniz’in Komşu halkları bu denizi gerçekten bizim deniz haline getirmeye çalışmalıdır.

Çünkü, Emperyalistlerin bu büyüklükteki askeri varlıkları kendilerinden bağımsız bir savaşa izin vermez ama silah şirketleri için verimli bir alan yaratır. Bu durum bile bölgedeki mevcut sorunların uzun yıllar bir taktik sinir savaşı şeklinde uzun yıllar devam edeceğini gösterir ki sinir savaşlarının tek gerçeği vardır: Kazananı olmaz herkes bir şekilde kaybederek çıkar.

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

canlı sohbet hattı hint filmleri bahis siteleri beylikdüzü escort teen porno bahis sitesi seks hikayeleri seks hikayeleri seks hikayeleri seks hikayeleri