Son Dakika Haberler

Salgın, baskıcı yönetimi tahkim etmenin fırsatı olarak mı kullanılıyor? / Veli BEYSÜLEN

Salgın, baskıcı yönetimi tahkim etmenin fırsatı olarak mı kullanılıyor? / Veli BEYSÜLEN
Okunma : Yorum Yap

SALGIN, BASKICI YÖNETİMİ TAHKİM ETMENİN FIRSATI OLARAK MI KULLANILIYOR?


Veli BEYSÜLEN yazdı:



Yaşanmakta olan virüs salgını, son yıllarda dünyada sürmekte olan değişim talebini daha da görünür hale getirdi. Zira uzun süredir, neoliberalizmin (yeni liberalizm) insanlığa verecek bir şeyinin olmadığının ortaya çıktığı ve sistemin tıkandığı yüksek sesle dile getiriliyor. Dolayısıyla, her şeyin merkezine parayı koyan bu sistemden derhal vazgeçilmesi ve yerine, insanların daha iyi yaşamalarını esas alan, insan merkezli yeni bir sisteme geçiş yapılması gerektiği ısrarla dillendiriliyordu. Yeni liberal sisteme geçilmesiyle birlikte, kapitalist sistemin, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, emekçi kitlelerin sosyalist sisteme yönelmesinin önüne geçmek ve onları sistem içinde tutmak amacıyla, bünyesine monte ettiği sosyal devlet ile korumacı karma ekonomik model tasfiye edildi. Kuşkusuz bu tasfiyenin amacı; uluslararası tekellerin yatırım yapmasının önünde engel teşkil eden, ulusal, kanuni mevzuat ile hukuki koruma tedbirlerini ortadan kaldırarak, az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerin kaynaklarını ve yoksul halklarının emeklerini sınırsız sömürüye açmaktı. Bu nedenle, sistemin, tartışılmakta olan, bu gayrı insanı yapısının bir sonucu olan, virüs salgını, kitlelerin değişim talebini daha sağlam temel üzerine oturttu. 1970’li yılların sonundan başlayarak, kapitalizmin yaşadığı derin ekonomik ve siyasi kriz sistemi yeni arayışlara yöneltti. Sonraki yıllarda uygulamaya konan yeni liberal program ile sermayenin ülkeden ülkeye geçişini kolaylaştıran birçok düzenleme hayata geçirildi. 

Türkiye gibi gelişmekte olan devletlere, ekonomik krizden çıkış yolu olarak yeni liberal program dayatıldı.

Adına küreselleşme denen bu süreçte sermaye, emek sömürüsü ile daha çok kazanım elde etmek için yatırımlarını, emeğin örgütlü olmadığı, ağır çalışma koşullarının hüküm sürdüğü ülkelere kaydırdı. Bunun için, Türkiye gibi ülkelerde uluslararası tekellerin yatırım yapmalarının önünde engel teşkil eden kanuni mevzuat tasfiye edildi. Geldiğimiz aşamada, kitlelerin memnuniyetsizliğinin dayattığı değişim talebini görmezden gelemeyen uluslararası sermaye, değişimin kendi istediği yönde olmasını sağlamak amacıyla, kapitalizmin yeni evresine geçiş yapma hazırlıkları içinde.

Şimdilerde değişim üzerinde odaklanmış olan sistem, birçok alternatifi masada tutuyor olsa da, en yakın alternatif devletlerin salgın bahanesiyle ulusal sınırların içine çekilmeleridir. Ancak bu çekilme, eskisi gibi sermaye hareketlerini sınırlayan, denetim mekanizmalarını yeniden uygulamaya koyan, uluslararası sermayenin yatırım sömürü talan ve doğa tahribatını engelleyerek onu kontrol altında tutan bir çekilme olmayacaktır. Çünkü geline aşamada, ulusal devletlerin kendi sınırlarına çekilmeleri, küreselleşmiş uluslararası sermayeyi engellemesi için yeterli olmayacaktır. O zaman ulusal sınırlara çekilmenin, pratikte sermayeyi sınırlandırma işlevi olmayacaksa, niçin olacağı sorusuna cevap vermek gerekiyor. Evet, bu çekilme esas itibariyle, sınırsız sömürü politikasının yoksullaştırdığı halklardan yükselmekte olan toplumsal tepkiyi, yerine göre silah ve şiddet kullanarak bastırmak içindir. Kısacası her ülke yönetimi, ülke içinde baskıyı gittikçe artıracak ve dünya daha fazla, otoriter tek adam yönetimlerinin hakimiyetine girecektir. Zira artık dünyada sermayenin mutlak hakimi olan ulusüstü tekeller, halkın taleplerini baskı altına almayan ülkelere para akışını durdurma kozunu ellerinde tutuyorlar. Maalesef ekonomik faaliyetlerden çekilmiş her ulus devlet, bu ulusüstü tekellerin yatırımlarının tiryakisi, yani bağımlısı durumuna getirilmiş bulunuyor. Bu nedenle devletler, 20. yüzyılın ikinci yarısında uygulamaya konmuş olan uluslararası hukuk normları ile temel hak ve özgürlüklerin uygulanması konusundaki dış baskıları minimize etmek amacıyla, mümkün olduğunca ulusal sınırlara çekilmeyi tercih edecek ve bu alanlardaki ihlallerinin uluslararası denetim mekanizmaları tarafından denetlenmesinin önüne geçeceklerdir.

Tüm bunlardan hareketle, yaşadığımız ülke Türkiye’nin son yıllarda yaşadıkları, dünya genelindeki yeni devlet yapılanmasından bağımsız değerlendirilemez kanısındayım.

Ülkede son yıllarda yaşananlar, yeni dönemde uygulamaya konmak istenen, güçlü tek adam ya da popülist liderlik ile onun etrafında kümelenmiş, denge ve denetim mekanizmalarından azade yürütmeye dayanan yönetim sisteminin Türkiye’ye uyarlanmasından başka bir şey değildir. İşte tam da bu nedenle, Türkiye 2002 yılında iktidar olan AKP’nin, 2007 seçimlerinde yeniden iktidar olmasıyla başlayan ikinci iktidar döneminden bu yana, sürekli gerginlik ve kutuplaşma siyaseti ile yönetiliyor. 2008 yılında başlayan Ergenekon, Balyoz Darbe Planı, KCK soruşturma ve davaları, tutuklanan muvazzaf ve emekli askerler, öğretim üyeleri, gazeteciler, Kürt siyasetçiler. 2010 Anayasa değişikliği ve ardından yargıyı ele geçirme üzerinde, iktidar ortakları AKP ile paralel yapı arasında yaşanan çatışma. AKP’nin, başlattığı açılım ve Kürt sorununun demokratik yollarla, barışçıl bir şekilde çözüleceğine dair oluşan olumlu havaya rağmen, çözüm sürecinin, kendisi için beklediği siyasi kazanımı sağlayamayacağını anlayan AKP’nin, çözüm masasını devirmesi ve çatışmaya geri dönülmesi. Paralel yapının, emniyet ve yargıdaki gücü ile 2013 yılının 17-25 Aralık tarihlerinde, içinde Bakanlar ile bakan çocuklarının da bulunduğu kişilere yönelik yaptığı, rüşvet ve yolsuzluk operasyonları. 7 Haziran 2015 seçimlerinde meclis çoğunluğunu kaybeden AKP’nin, Anayasaya aykırı bir şekilde seçim sonuçlarını tanımaması ve dayatma yaparak, 1 Kasım tarihinde yenilettiği seçimlerde tek başına iktidar olması. Paralel yapının kalkıştığı 15 Temmuz 2016 darbe girişimi, bunu fırsat bilen AKP’nin Olağanüstü Hal (OHAL) ilan ederek ülkede fiili sıkıyönetim rejimi uygulaması. Dokunulmazlıkları kaldırılmış olan HDP Eşgenel Başkanları ile milletvekillerinin tutuklanmaları. Önceki dönemlerde AKP’yi sert dille eleştirmiş, hatta ağır sözler söylemiş MHP’nin bunlar hiç olmamış gibi AKP’nin safına geçmesi. İki ortağın, demokratik parlamenter sistem yerine, her şeye tek kişinin karar verdiği tek adam yönetimine geçiş için Anayasa değişikliği yapmaları. Meclisteki milletvekili sayıları, değişikliği direkt yapmaya yetmediği için değişikliğin, oylandığı 16 Nisan 2017 referandumunda kabul edilmiş gösterilmesi gibi olaylar silsilesi birbirine eklendiğinde,  durumun, yukarıda belirttiğim şekilde, sermayenin ülkelerde uygulamaya koyma hazırlıkları yaptığı yeni yönetim biçiminin Türkiye’ye uyarlaması olduğu çok açık görülüyor. Tüm bu olaylar arasında asıl gözden kaçırılmaması gereken, siyaset arenasındaki ittifak değişiklikleri ve bloklar arası geçişlerdir. Özellikle iktidar partisi AKP, 2010 Anayasa referandumundan itibaren, sürekli çatışma yaşadığı, paralel yapının yerine, MHP öncülüğünde ulusalcı/milliyetçi kesimlerin desteğini almaya başladı. Bu nedenle, 17-25 Aralık operasyonlarının ardından, 2008 yılında başlayan Ergenekon ve Balyoz Darbe Planı davalarının sorumluluğunu, paralel yapının üstüne atarak davaları düşürdü. Böylece yolsuzluk operasyonunda önemli zaafları ortaya çıkan AKP, devletin askeri ve sivil bürokrasinde önemli bir güce sahip ulusalcı kanatla barıştı ve iktidarını sürdürmek için onlara yaslanmak zorunda kaldı. Elbette ulusalcı kanat bu desteği karşılıksız vermedi. Nitekim kuruluşunda ve hemen ardından iktidar olmasında önemli payı bulunan vesayeti yok etme vaadinden vazgeçti. Bu nedenle, demokrasinin askıya alınması, temel hak ve özgürlüklerin kullandırılmaması, Kürt sorununda açılıma dönülmemesi, gerginliğin ve çatışma ortamının devam ettirilmesi gibi politikaları ısrarla sürdürdü. Çünkü kendisine yönelik, 17-25 Aralık operasyonları ile 15 Temmuz darbe girişimini gerçekleştiren paralel yapıyı tasfiye edebilmek için iktidarda kalmaya mecburdu. Dolayısıyla yeni sistemde, %50+1 oyla seçilmesi zorunlu olan Cumhurbaşkanlığını kazanmak için, MHP ile ittifaka mecbur kaldı. Ancak bugün geldiğimiz aşamada,  MHP ile ittifak etmenin yetmediği açıktır. Bu nedenle bir yandan İyi Parti ile Saadet Partisi’ni karşı ittifaktan koparmaya çalışırken, diğer yandan CHP yönetiminin, HDP ile ittifak yapacağı algısı oluşturarak, bu partinin ulusalcı kanadını yanına çekmeye çalışıyor. Asıl ilginç olanı, Batı’ya şirin gözükmek için hukuk ve ekonomide reformdan bahseden iktidarın, iç yargı mekanizmasının denetiminde en üst makam olarak kabul ettiği AİHM kararını uygulamama konusunda direnç göstermesidir.

Dikkat çeken bir başka husus ise, muhalefetin güçlendirilmiş parlamenter sisteme dönüleceği vaadinin gereksizliğine dair algı oluşturmaya çalışması ve yeni sistemin gizleyemediği zaaflarının zamanla aşılacağı vaadinde bulunmasıdır. Bunun için son zamanlarda, televizyonlarda konuşan yeni sistem savunucuları sürekli, sistemin eksikliklerini gidermek için gerekli yasal düzenlemelerin ivedilikle yapılması gerektiği yönünde söylemlerde bulunuyorlar. Kuşku yok ki bunun amacı, Türkiye’yi yönetememe krizinin sistemden değil, sistemin gerekli kanun düzenlemeleri ile desteklenmemiş olmasından kaynaklandığı algısı ile sistemi aklamaktır. Maalesef her krizi fırsata çeviren iktidar, virüs salgınında otoriter tek adam yönetimini tahkim etme fırsatına dönüştürmeye çalışıyor. Bu nedenle, ülkede her türlü hak arayışı virüs salgını var bahanesiyle engelleniyor. Dolayısıyla, işçisi, memuru, emeklisi, üretici köylüsü, esnafı tüm emekçi katmanların örgütleri baskı altına alındı susturuldu.

Muhalefet partilerinin, çarşı ve pazarda halkla buluşması bile engelleniyor. 

Muhalefet etmek, siyasi partilerin haftalık grup toplantıları ile sınırlandırıldı. Görüldüğü gibi gerek dünyada, gerekse yaşadığımız ülke Türkiye’de, salgın bahane edilerek otoriter yönetim tahkim edilmeye çalışılacak. O zaman yapılması gereken, sermayenin kendi politikasının yol açtığı salgını, toplumları teslim alma fırsatına çevirmesine karşı, yaşanabilir bir dünya hedefiyle, eşit ve adil paylaşımı esas alan güçlü sosyal devleti kazanmak için daha çok örgütlenmek ve dünya çapında ezilenlerin enternasyonal dayanışmasını büyütmektir.  

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

porno izle porno porno sex