Son Dakika Haberler

Sendikaların ortaya çıkışı ve toplumsal rolü (15) / Veli BEYSÜLEN

Sendikaların ortaya çıkışı ve toplumsal rolü (15) / Veli BEYSÜLEN
Okunma : Yorum Yap

SENDİKALARIN ORTAYA ÇIKIŞI, GELİŞİMİ VE TOPLUMSAL ROLÜ! (15)

Veli BEYSÜLEN yazdı:

Bugüne kadar 14 bölüm yayımlanan yazı serimizin bir önceki bölümünün sonunda, yazı serisinin faşist 12 Eylül darbesinin baskı ile toplumu susturması sonrası ortaya çıkan yeni toplumsal yapının, sendikal ve siyasal alanlara yansımalarının işlenmesi ile devam edeceğini belirtmiştim.
 
Evet, 12 Eylül bir önceki bölümde de belirttiğim gibi, uluslararası sermayenin yeni liberal programını uygulamaya koymanın yol hazırlığı için ABD ile onun başını çektiği emperyalist blokun saldırı ve savaş örgütü NATO’nun bilgisi dahilinde yapıldı. Darbenin görünen hedefi, programa direnecek sendikal ve siyasal yapıları kapatmak, yönetici ve üyelerini her türlü işkence ile insanlık dışı muameleye tabi tutarak tutuklamak ve cezaevlerine doldurmaktı. Ancak darbenin görünmeyen ya da görünmesi istenmeyen hedefleri de vardı. Zira yeni liberal anlayışın uygulanması için programa karşı çıkacak sendikal ve siyasal yapıları baskı altına alıp yoldan çekmek tek başına yeterli değildi. Programın uygulanmasının önündeki bir diğer engel, Türkiye’de uygulanmakta olan karma ekonomik modeldi ve bunun tasfiyesi gerekiyordu. Oysa Cumhuriyet’in kurulmasından itibaren, uygulamaya konan karma ekonomik model, devletin, iktisadi faaliyetlerde bulunmasının yanı sıra piyasanın denetiminde ve düzenlenmesinde belirleyici olmasına dayanıyordu. Elbette bu model, kuralsızlığın kural diye dayatıldığı serbest piyasa modelinin önünde ciddi bir engeldi.
 
Diğer bir hedef ise toplumsal yapıyı esaslı bir şekilde değiştirmekti. Sistemin gelecekte sorunsuz uygulanması için toplumsal uyanışın önünün kesilmesi de önemli bir hedefti. Bunun için yapılacak ilk şey eğitim sistemini, sorgulamayan, itaatkâr, verilene razı kuşaklar yetiştirecek şekilde yapılandırmaktı. Elbette böyle bir toplumsal yapıyı oluşturmak için eğitim sisteminin sadece din ve milliyetçiliğin öğretilmesi üzerine oturtulması da yeterli değildi. Yazılı ve görsel basının, serbest piyasayı özgürlükçü bir ekonomik model olarak topluma aktarması için de gerekli tedbirler alınmalıydı. Tüm bu alanlarda tek merkezden üretilecek propaganda malzemeleri 24 saat toplumun beynine enjekte edilmeye başlandı. Bu propagandanın etkisinde kalan yeni nesil, eski Türkiye’nin devlet ve millet düşmanlarının cirit attıkları, kanlı çatışmaların yaşandığı, can ve mal güvenliğinin olmadığı bir ülke olduğu masalları ile yetişti.
 
Elbette, 12 Eylül ile uygulamaya konan toplumu esaslı bir şeklide dönüştürme projesinden, siyasal ve sendikal alanlar da paylarına düşeni aldılar. Öncelikle 1970’li yıllarda provokasyonlar ve bazı yapıların kullanılması ile yaratılmış olan çatışmalı ortamla toplumun gözü korkutuldu ve toplum, “Siyasetten bana ne!” deme noktasına getirildi. Böylece sistem savunucularına siyaset yapma yolu açıldı. Halk, sandığa oy atmanın demokrasi için yeterli olduğuna inandırıldı ve kendi adına siyaset yapmaktan uzaklaştı. Faşizmin baskı ve zulmüne maruz kalan insanlar, çocuklarını siyasetten uzak tutma gayreti içinde oldular. Dayanışmacı toplumsal düşünce geri plana itildi, gemisini kurtaran kaptan mantığı ile bireycilik ön plana çıkarıldı. Tüm bunlar sistemin istediği siyasetçi tipini siyaset sahnesine çıkardı. 1980’den bugüne 40 yıldır ülkeyi, popülist liderlerin başını çektiği bu siyaset tarzının hakim olduğu siyasi partiler yönetiyorlar.
 
12 Eylül süreci ve sonrasında siyasetteki bu dönüşüme paralel olarak, sendikal yapıda da önemli bir dönüşüm yaşandı. Darbenin, demokratik kitle ve sınıf sendikacılığı anlayışındaki DİSK ve bağlı sendikalar ile bağımsız sendikaların faaliyetlerini durdurmasının ardından, işçiler zorunlu olarak açık kalan sistem içi sendikacılığa mahkum oldular. 12 Eylül’ün toplumu dönüştürme projesinden sendikal alanın da payına düşeni aldığını yukarıda belirtmiştim. Sistem sadece düşüncesi ile değil, lüks yaşamı ile de işçi sınıfından kopuk, kendi sendikacı tipini yarattı. Her şeye rağmen 1980’li yılların ikinci yarısında, 1970’li yıllarda verilen mücadelelerden süzülüp gelmiş öncü kadroların öncülüğünde tabandan gelen baskıyla yükselen sınıf mücadelesi sürecinde, sistem bir bütün olarak sendikal hareketi toplumun gözünden düşürmek ve işçileri hareketten uzaklaştırmak üzere, sendika yöneticilerinin bu lüks yaşantısını kullanmayı ihmal etmedi.  
 
Tüm baskı ve sindirmelere rağmen, 1980’lerin ikinci yarısından itibaren işçi sınıfı dönemsel yükselmelerle önemli bir mücadele verdi. 1986 yılında bağımsız Otomobil-İş Sendikası’nın yetkili olduğu NETAŞ işyerinde greve gidilmesiyle yeniden ivme kazanan mücadele, Türk-İş yönetiminin eksikliklerine rağmen, alttan gelen dalgayla yaşanan 1989 Bahar Eylemleri ve ardından gelen Zonguldak Maden İşçilerinin Ankara yürüyüşü, işçi sınıfının kendisini yeniden kanıtladığı, “Ben bir yere gitmedim buradayım.” dediği eylemler olarak tarihte yerlerini aldılar. 1990’lı yıllar boyunca zaman zaman yükselen bir mücadele çizgisi izleyen bir işçi sınıfı hareketinden söz edilebilir. Tüm bu eylemler, 1960 ve 70’li yıllarda sınıf mücadelesinde bulunmuş kadroların öncülüğünde gerçekleşti.
 
Ne yazık ki, 2000’li yıllara gelindiğinde bu kadroların tamamına yakını iş hayatından kopmuş olduklarından, geçmiş mücadelelerden habersiz, 12 Eylül faşizminin dayattığı tekçi eğitim sistemi ile yetişmiş yeni nesilden oluşan işçi sınıfı, yukarıdan verilene razı, itaatkâr bireylerden oluştuğu için artık eski mücadele azminden uzaktır.  Öte yandan toplumsal dönüşümün sonucu olan muhafazakâr toplum yapısı ile sendikal yapıdaki dönüşümün de mücadelenin geriye gidişinde önemli bir payı var. Zira muhafazakâr toplum yapısından aldığı sandık desteği ile ülke 12 Eylül’den bu yana, emek karşıtı, uluslararası sermayenin yeni liberal programını uygulamayı üstlenen siyasi partiler tarafından yönetiliyor. Önemli oranda popülist lidere dayanan bu siyaset tarzı, sendikal hareketin yeterli direnç gösterememesinden dolayı, ülke kaynaklarını sermayeye peşkeş çekmekte sınır tanımıyor.
 
Öte yandan anayasanın teminatı altında olan “Sosyal Devletin” hak olmaktan çıkarılması ve zayıflatılması sonucu, sosyal desteklerden yoksun kalan toplumun emekçi dar gelirli büyük çoğunluğu, genel ve yerel yönetimlerin kendi lütfu gibi verdikleri iane yardımlarına muhtaç hale getirildiler. Ne yazık ki, ülke kaynaklarından verilen bu yardımları o gün için ülkeyi yönetmekte olan iktidar ile yerel yöneticilerin mensup oldukları siyasi partilerin lütfu olarak algılayan emekçi kesimler, kendilerini yoksulluğa iten politikaların uygulayıcısı bu yönetimleri desteklemektedirler. Tüm bunlar, 12 Eylül faşist darbesinin etkisinin yapıldığı dönemle sınırlı kalmadığını, hayatın her alanında geriye doğru bir dönüşümü gerçekleştirmenin projesi olarak hayata geçirildiğini gösteriyor.
 
Elbette sendikal hareket de bu toplumsal geriye gidişe ayak uydurdu ve 12 Eylül’ün yarattığı sendikacı tipinin yönetimlerine hâkim olmasından dolayı sınıf mücadelesinden uzaklaştı. Muhafazakâr toplum yapısının toplumu örgütlenmekten uzaklaştırmış olmasının baskısı ile kendi iç yapılanmalarından kaynaklı eksiklikleri olmakla birlikte, dayatılan sendikacılık anlayışını reddeden işçiler için DİSK’te, kamu çalışanları için KESK’te varlığını sürdürmeye çalışan sınıf sendikacılığı anlayışı, örgütlenmenin ve toplu sözleşme yapmanın imkânsız hale getirildiği günün Türkiye’sinde belirleyici olmakta sıkıntı yaşıyor. Zira milliyetçi ve manevi değerleri kullanan ve bunun sağladığı fırsatla sisteme entegre olmuş, sendikacılığı ücret sendikacılığına indirgemiş, toplumun ve işçi sınıfının sorunlarından kopmuş, günün iktidarı ile görüşmeyi ve onun gerçek oranları yansıtmayan resmi TÜFE artışına endeksli maaş artışı vermesini yeterli bulan ve bunu başarı olarak sunan, ülke kaynaklarını sermayeye peşkeş çeken siyasi iktidarın sıra emekçilere gelince ülke kaynakları kısıtlı demesini sınıfa kabul ettirmeye çalışan, önce insan demek yerine önce sermaye, önce işyeri mantığını işçiye empoze eden sendikal yapının belirleyiciliği, sendikal hareketin gerilemesinin en önemli nedenidir. Kaldı ki iktidar ile sermaye, mücadeleci sendikal anlayışa karşı çalışanları bu sendikal anlayışa yönlendirmektedirler. Maalesef bu çoğu zaman baskı ve tehditlerle yapılmaktadır.   
 
Kuşku yok ki, 12 Eylül’ün sol sosyalist parti ile yapılar üzerinde kurduğu yoğun baskı, işkence, zulüm, idama varan cezalandırmalarla yıldırma politikası ile siyasetin sınıflar arası mücadeleyi esas alan anlayıştan koparılması, etnik ve dini ritüellerin öne çıkarılmasının işçi sınıfı içinde yol açtığı bölünmelerin de gerileme de önemli bir payı vardır. 
 
Tüm bu olumsuzluklara rağmen, son zamanlarda sendikal örgütlülüğün olmadığı, tek tek işyerleri veya sektörlerde yetersiz ücret artışlarına karşı gelişen direniş ve eylemler umut verici olmakla birlikte, taleplerin kısmen karşılanması ile geri çekilmelerinden dolayı devamlılığı olmayan eylemlerdir. Bu işçilerin sendikal örgütlülükle buluşmaları sendikal hareketin görevidir.
 
Evet gerek dünya gerekse yaşadığımız ülke açısından sendikal hareketin gerilemesine yol açan tüm bu etmenlere karşı, kendimize sormamız ve cevaplandırmamız gereken en can alıcı soru, “Ne yapmalı?” sorusudur. Bu soruya yazı serisinin son bölümünde cevap vermeye çalışacağım. Bir dahaki bölümde buluşuncaya kadar, hoşça kalın, sağlıcakla kalın!
                                                    

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

slot siteleri bahis siteleri hacklink