Son Dakika Haberler

Sosyal güvenlik sisteminin tarihsel gelişimi, dünü, bugünü / Veli BEYSÜLEN

Sosyal güvenlik sisteminin tarihsel gelişimi, dünü, bugünü / Veli BEYSÜLEN
Okunma : Yorum Yap

SOSYAL GÜVENLİK SİSTEMİNİN TARİHSEL GELİŞİMİ, DÜNÜ VE BUGÜNÜ (1)

Veli BEYSÜLEN yazdı:

Sosyal Güvenlik kısaca;  yurttaşları görünmeyen risklere karşı koruyan, hastalık, kaza, işsizlik veya ücretinin yetmemesi gibi durumlarda, vatandaşın sosyal ve ekonomik durumuyla ilgilenen ve onun asgari koşullarda yaşaması için başta, beslenme, barınma ve sağlık gibi, zorunlu ihtiyaçlarını karşılamasını sağlamak amacıyla tedbirler geliştiren ve bunun için gerekli teşkilatı kuran devlet olarak tanımlanan, Sosyal devletin hayata geçirilmesi için, oluşturulan kurumsal yapıdır. Zira sosyal devletin tarihsel gelişimine bakıldığında, onun aslında hukuk devletini tamamlayan bir yapılanma olduğu ve kökeninin Antik Çağ’a kadar uzandığı görülmektedir.

19. Ve 20. Yüzyıllarda, kendisini, yükselen işçi sınıfı mücadelesi ile sosyalizmin alternatif yönetim biçimi olarak, sahneye çıkmasının yoğun baskısı altında hisseden, kapitalizmin sosyal devlete sarılmasının avantajıyla, dünya genelinde en üst düzeyde uygulanan sosyal devlet, günümüzde gittikçe geri plana itilmekte ve kapitalist sistemin bünyesinden tasfiye edilmeye çalışılmaktadır. Halbuki, Antik Çağ’dan başlayarak, tarihsel süreç günümüze kadar incelendiğinde görülecektir ki, sosyal devlet, bir devletin  insan haklarını uygulayan gerçek bir hukuk devleti olmasının, önemli kıstaslarından biridir. Dolayısıyla sosyal devletin tarihsel gelişimine paralel olarak, onun uygulama aracı, sosyal güvenlik sistemi de farklı modelleri ile kurumsal bir yapı olarak hayata geçmiştir.

Dünyada genel olarak üç sosyal güvenlik modeli uygulanmaktadır. Birinci model, sosyalist dünya görüşünün zorlaması ile ABD, İngiltere, Avustralya ve Yeni Zelanda gibi, sermayenin etkin olduğu ülkelerde gönülsüzce uygulamaya konan liberal sosyal devlet modeli.  Bu modelin en önemli özelliği bireyin sosyal desteklerden yararlanmasını zorlaştırıcı, hatta mümkünse önleyici özelliğe sahip olmasıdır. Zira bu modelin kuramcılarına göre, sosyal devlet gereği kişilere sağlanan destekler onların tembelleşmelerine ve çalışmaktan imtina etmelerine yol açmaktadır.  kinci model, Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda gibi ülkelerde uygulanan, muhafazakar sosyal devlet modeli. Aslında bu model, liberal sosyal devlet modelinin kısmen yumuşatılmış halidir. Üçüncü model, İsveç, Danimarka, Norveç ve Finlandiya, yani İskandinav ülkelerinde uygulanan bir modeldir. Bu model, toplumun tüm bireylerini sisteme dahil eden ve insanın ihtiyaçlarını piyasanın ihtiyaçlarından önde tutarak bireyleri piyasanın olumsuz etkilerinden korumayı esas alan bir modeldir. Kuşkusuz bu modellerden herhangi birini uygulayan devlet, ona uygun sosyal güvenlik sistemini hayata geçirerek kurumsal yapılanmaya gitmektedir.

Yaşadığımız ülke Türkiye açısından günümüz sosyal güvenlik uygulamalarını doğru analiz edebilmek için, Osmanlı’dan Cumhuriyetin ilk yıllarına, oradan günümüze, Türkiye’de sosyal devlet uygulamaları ile sosyal güvenlik kurumlarının oluşturulması süreçlerinin bilinmesin de yarar olsa da buna yazının ileri safhalarında değineceğim. Çünkü  1980’li yıllardan bu yana dünya genelini hakimiyetine alan kapitalizmin yeni versiyonu yeni liberalizmin (neoliberalizm) uygulanmaya konması ile birlikte, hız kazanan sosyal devletten kopuşun,  insanları güvencesiz bırakmış olmasının tartışılması çok daha önemlidir. Zira sosyal devletin 20. yüzyıldaki uygulamalarının geri plana itilmesinden dolayı, sosyal güvenliğin hak olmaktan çıkarılmasına yol açmaktadır. Sosyal güvenliğin hak olmaktan çıkarılması ise yoksullaştırılmış kitlelere, devlet olanaklarından iane yardımlar verilmesine ve bu yardımların, popülist bir yaklaşımla devleti yöneten iktidarın lütfu olarak sunulmasına neden olmaktadır. Bir değişle devletin olanakları, ülkeyi yöneten iktidar tarafından oy alma aracı olarak kullanılmaktadır.

Nitekim, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) ile Uluslararası Sosyal Güvenlik Teşkilatı’nın (ISSA) 1 Eylül 2021 tarihinde yayınlanan “Dünya Sosyal Koruma Raporu 2020-2022” başlıklı raporu, sosyal güvenlik sisteminin dünya genelinde alarm zilleri çaldığını, bu nedenle 4.1 milyar insanın, yani dünya nüfusunun yarıdan fazlasının herhangi bir sosyal güvenceye sahip olmadığını, sosyal güvencesi olanların önemli bir kısmının ise yoksul kategorisinde olduğunu ortaya koyuyor. Bir başka değişle rapor, yukarıda kısmen değindiğim, sosyal devletten kopuşun saklanamaz bir gerçek olduğunu gözler önüne seriyor.

Uluslararası bu kuruluşlar, sosyal güvenlik sisteminin evrensel boyutunu masaya yatırmak suretiyle ortaya koydukları parametrelerle sistemin kapsamının genişletilmesini, daha çok insanın sisteme dahil edilmesini sağlamak için gerekli tedbirlerin alınmasını sağmaya çalışmaktadırlar. Kuruluşlar ayrıca, sosyal devletin ortaya çıkışının temel nedeni olan bireyler ile ailelerinin, sistemden sağlanan desteklerle asgari düzeyde de olsa insani koşullarda yaşamalarının sağlaması gerektiği hususlarında uluslararası standartlar geliştirmektedirler. Özellikle sosyal güvenlik sisteminin kapsamı yetersiz olan, düşük ve orta gelir grubuna dahil ülkelerde sosyal güvenliğin kapsamının genişletilmesine yönelik birtakım tavsiyeleri de içeren çalışmalar yaparak, ülkelerin sosyal güvenliğin kapsamını genişletme girişimlerine yardımcı olan bu kuruluşlar, bir nevi rehberlik görevi üstlenmektedirler. Tüm bu çalışmalara yön vermek üzere, her ülkenin devlet, işveren, işçi taraflarından ayrı ayrı raporlar alan kuruluşlar, bu raporlar ile ülkelerde yayınlanmakta olan istatistiklerin içerdiği birçok parametreyi dikkate alarak hazırladıkları raporları zaman zaman yayınlamaktadırlar.

1 Eylül 2021 tarihinde yayınlanan rapor, 2017 yılında yayınlanan Dünya Sosyal Koruma Raporu’ndan bu yana özellikle pandeminin sosyal güvenliğe olumsuz etkilerinin de ele alındığı önemli bir rapordur. Rapora göre; 2020 yılı itibariyle dünya nüfusunun sadece %46,9’u en azından bir sosyal güvenlik kurumunun şemsiyesi altında iken, yukarıda belirttiğim gibi 4,1 milyar insan, yani dünya nüfusunun %53,1’i kaderine terk edilmiş durumdadır. Türkiye’de sokak ekonomisi alanında çalışmalar yapan, Sokak ekonomisti Dr. Osman Sirkeci, dünya genelinde 2 milyar civarında insanın sosyal güvenceden yoksun bir şekilde sokakta çalıştığını ifade etmektedir. Bu sayıya, sözde kayıtlı ekonomide kayıt dışı çalışanlar, yoksul ülke insanları ile kırsal alanda çalışan güvencesizler de dahil edilince, toplam 4,1 milyar insan sosyal güvenceden yoksundur. Raporda yer aldığı şekliyle bu güvencesizliğin, dağılımında kıtalar, bölgeler ve ülkeler arasında önemli farklılıkların olması ise bir başka adaletsizliktir. Örneğin; nüfusunun %83’9’u sosyal güvenlik şemsiyesi altında olan Avrupa ve Orta Asya bölgesi ülkeleri ile nüfusunun %64,3’ü sosyal güvenlik şemsiyesi altında olan Amerika kıtası ülkeleri dünya ortalamasının üzerindeyken, Asya ve Pasifik ülkeleri nüfusunun 44,1’i, Arap devletleri nüfusunun %40,0’ı, Afrika kıtası nüfusunun ise sadece %17,4’ü sosyal güvenlik şemsiyesi altındadır. Öte yandan dünya genelinde çalışma çağındaki nüfusun sadece %30,6’sı sosyal güvenlik kapsamında kayıtlı olarak çalışmaktadır.

Sosyal koruma sistemlerindeki yetersizliklerin, ülkelerin sisteme yeterli kaynak ayırmamalarından ve gerekli yatırımları yapmamalarından kaynaklandığı belirtilen raporda ülkeler, sosyal güvenlik harcamalarının Gayri Safi Yurtiçi Hasılalarına (GSYİH) oranlarına göre karşılaştırılmaktadır. Buna göre, yüksek gelir grubuna mensup ülkeler GSYİH’lerinin ortalama %16,4’ünü, orta gelir grubuna mensup ülkeler %8’ini, orta gelir grubunun hemen altındaki düşük gelirli ülkeler %2,5’ini, en düşük gelir grubuna dahil ülkeler ise %1,1’ini harcamaktadırlar.

Görüldüğü gibi, özellikle karşı karşıya kalınan virüs salgınının yol açtığı riskler düşünüldüğünde, nüfusun önemli bir kısmının sosyal güvenceden yoksun olması, devletlerin sosyal güvenlik alanına yeterli kaynak aktarmamalarından kaynaklanmaktadır. Kuşkusuz bu güvencesizlik sağlık hizmetlerine ulaşmada önemli bir engel olarak insanların karşısına çıkmaktadır. Nitekim salgın sürecinde ortaya çıkan görüntüler, kendisine gelişmiş denen birçok ülkenin bu alanda yetersiz kaldığını ve yurttaşlarını korumakta acze düştüğünü ortaya koydu. Zira sözde gelişmiş birçok ülkede, kamu sağlık sistemi tasfiye edilmiş ve yerine özel sağlık sistemi getirilmiştir.

Tüm bunlar ve daha fazlası, tarihsel süreç içinde bir ihtiyaç olarak kendisini dayatan, hukuk devletinin temel kriterlerinden biri olmanın yanı sıra insan hakları belgelerinde temel bir insan hakkı olarak yer verilen sosyal devletin uygulama aracı sosyal güvenliğin, dünya genelinde olması gerekenin çok altında olduğunu gösteriyor.

Ne yazık ki bu özelliklerine rağmen, ILO ile ISSA’nın yayınladıkları raporun ortaya koyduğu veriler, dünyada sosyal güvenlik sisteminin dışında kalan nüfusun çoğunluğunun güvencesizliğini ortaya koyuyor. Bunun temel nedeni, yukarıda belirttiğim gibi 40 yıldır dünyada uygulanmakta olan yeni liberal sistemin, sosyal devleti kapitalist sistemin bünyesinden tasfiye etmesidir. Yazının bir sonraki bölümünde raporda yer alan verileri irdelemeye, dünya ve Türkiye’de sosyal güvenlik sistemlerini işlevsiz hale getiren süreci ve kapitalist sistemin politikasını açıklamaya devam edeceğim.

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)