Son Dakika Haberler

SOSYAL GÜVENLİK SİSTEMİNİN TARİHSEL GELİŞİMİ, DÜNÜ VE BUGÜNÜ (4) / Veli BEYSÜLEN

SOSYAL GÜVENLİK SİSTEMİNİN TARİHSEL GELİŞİMİ, DÜNÜ VE BUGÜNÜ (4) / Veli BEYSÜLEN
Okunma : Yorum Yap

SOSYAL GÜVENLİK SİSTEMİNİN TARİHSEL GELİŞİMİ, DÜNÜ VE BUGÜNÜ (4)

Veli BEYSÜLEN yazdı:

“Sosyal Güvenlik Sisteminin Tarihsel Gelişimi, Dünü ve Bugünü” yazı serimize devam ediyoruz.
 
1929 büyük ekonomik buhranı yıkımını tam olarak atlatamamışken, 1939 – 1945 arasında 6 yıl süren İkinci Dünya Savaşı ile karşı karşıya kalan milyonlarca insan, işsizlik ile yoksulluğun pençesine düştü. Kapitalist sistem açısından bu dramatik durumu aşmanın yegâne yolu, güçlü sosyal devletin arkasında duracağı, güçlü ve kapsayıcı sosyal güvenlik sisteminin ülkelerde uygulanmaya konmasıydı. Sistem için bu iki nedenle kaçınılmazdı: Yoksullaşan ve alım gücü düşen toplumun tüketememesinin yol açacağı ekonomik daralma ve reel sosyalizmin Avrupa kıtasının önemli bir kısmında hakim hale gelmesi. Zira bu durum, kendi ülkelerinin işçi sınıfının sosyalizme yöneleceği endişesini taşıyan batı kapitalist devletlerinin uykularını kaçırıyordu. Yapacakları şey istemeden de olsa, kapsayıcı ve daha fazla destek veren sosyal güvenlik sistemini uygulamaya koymaktı.
 
Buradan hareketle savaş sonrasının yeni stratejisinin güler yüzlü kapitalizm olduğunu söylemek mümkün. Sistem bu görünümü vermek için bir yandan devletin dengeleyici rol üstlenmesini sağlarken, diğer yandan merkez kapitalist devletlerde sosyal güvenlik sistemine daha fazla kaynak aktarmak suretiyle sistemi daha çok nüfusu kapsayacak şekilde yapılandırıyor, sistemden sağlanan yardım ve destekleri de çeşitlendiriyordu. Öte yandan, savaşın ardından kurulan Birleşmiş Milletler Cemiyeti’nin insan haklarına dair bir dizi belgeyi kabul ederek devletlere yükümlükler getirmesi, işçi sınıfının örgütlü gücüyle sisteme itirazını daha yüksek sesle dile getirmesini ve bölüşüm ilişkilerine müdahale etmesini sağladı. Bu dönemde temel hak ve özgürlüklerin genişlemesi ve kullanımının kolaylaşması, özellikle Avrupa kıtasında yaygın grev ve direnişlerin yaşandığı ülkelerde ekonomik hak ve özgürlüklerin genişlemesini sağladı.  Böylece kapitalist merkez ülkelerde, sosyal devlet harcamaları çeşitlendi ve daha fazla kaynak aktarılmaya başlandı. Nitekim 1960 – 1975 yılları arası dönemde, merkez kapitalist devletlerin tamamında sosyal devlet harcamaları iki kata yakın arttı. Bu dönemin temel özelliği, devletin sermaye-emek ilişkisinde, kısmen de olsa emekten yana müdahaleci olmasıyla geçici bir dönem için emeğin pastadan daha fazla pay almasını sağlamasıydı.  
 
Sosyal güvenliğin güçlü biçimde uygulandığı bu dönem, 1973 yılında yaşanan büyük petrol krizine kadar sürdü. Merkez kapitalist devletlerde, refah devletinin sağladığı olanaklar nedeniyle işçi sınıfının mücadeleden geri çekilmesini fırsata çeviren kapitalizm, 1973 yılında yaşanan büyük petrol krizinin ardından aşamadığı ekonomik istikrarsızlığı bahane ederek, 1970’li yılların ortalarından itibaren devletin ekonomik alandan çekilmesi yönünde tartışmalara hız verdi. Elbette bu süreçte tek hedef, karma ekonomik modele son verip devleti üretim ve hizmetler alanından çekmek değildi. Bir diğer tartışma ise, sosyalist sistemin baskısı altında bünyesine monte ettiği sosyal güvenlik sistemine kaynak aktarmayı mümkün olduğunca aşağı çekmekti. Bu hedefe ulaşmak için yapılacak ilk iş toplumu sosyal güvenliğin gereksizliğine inandırmak ve onu tamamen tasfiye etmek olan nihai hedefe ulaşmanın zeminini hazırlamaktı. Dolayısıyla güçlü bir propagandaya ihtiyaç vardı. Bunun için, sistemi gözden düşürecek iki temel tez üzerinden propagandaya başlandı. Bunlardan biri, sosyal güvenliğin bütçe üzerinde yük oluşturduğu ve yatırımları engellediği tezi, diğeri ise çalışkan ve becerikli insanlardan toplanan vergilerin, tembel ve işe yaramaz insanlara aktarılmasının adil bir uygulama olmadığı teziydi. Halbuki beceriksiz ve tembel dedikleri insanlar, sistemden bir şekilde zarar görmüş, işsiz ve yoksul bırakılmış insanlardı. Ne yazık ki, her türlü propaganda aracının mülkiyeti elinde olan sermaye, bu alanlardan gelecek olan kârın kendisine akmasının önünde engel gördüğü devletin alandan çekilmesi için, 1970’li yılların ortalarından itibaren güçlü bir propaganda yürütmeye başladı. Bu propaganda ile bir yandan devlet yatırım yapmanın önünde engel olarak gösterilmeye çalışılırken, diğer yandan devleti beceriksiz ve tembel insanları koruma yükünden kurtarmak gerektiği yönünde algı oluşturuldu. Kısacası sistem, alt gelir gruplarını korumayı amaçlayan iki önemli noktadan devlete yüklenmeye ve onun bu alanları terk etmesini sağlamak üzere üzerinde baskı kurmaya başladı.
 
Bu tartışmaların hız kazandığı süreçte, başta İngiltere ile ABD olmak üzere, birçok merkez kapitalist ülke ile Türkiye gibi sisteme entegre edilmeye çalışılan kenar devletlerde, insanı değil parayı merkeze koyan ve paraya ulaşmak için her şeyi mubah gören yeni liberalizm (neoliberalizm) savunucusu yönetimler işbaşına getirildi. İşbaşına getirilen bu yönetimler eliyle, 1800’lü yılların ortalarından itibaren sınıf mücadelelerinin ve reel sosyalizmin baskısından dolayı kapitalist sisteme entegre edilmiş olan sosyal güvenliğin tasfiyesine hız verildi.
 
Elbette bu süreçte sadece sosyal güvenlik değil, ulusal devletin katı sınırları da uluslararası tekellerin global ölçekte yatırım yapmalarının önünde engel olarak görülüyor ve ortadan kaldırılmaları için ciddi bir çalışma yürütülüyordu. Bu amaçla devletin üretim ve hizmetler alanında olmasının ve piyasada bulunmasının, yatırım yapmanın ve gelişmenin önünde engel olduğu yönünde güçlü bir kampanya yürütülmeye başlandı. Kısacası, sosyal güvenlik sistemi ile ulusal devletlerin, toplumlarının mağdur kesimlerini piyasaya ezdirmeme yönündeki müdahaleleri hedefteydi. Zira yeni liberal anlayışa göre, bireyler hayatta kalmayı devlet desteğine ihtiyaç duymadan kendi yetenekleri ile başarmalıydılar. Tüm bunlar, kapitalist sistemin, azgın doğa, kaynak ve emek sömürüsüne dayanan kapitalizmin yeni aşamasına geçişinin adımlarıydı.
 
Nitekim bu yeni evreye geçişte sermayenin ülkeden ülkeye geçişini kolaylaştırmak ve dünyanın el değmemiş birçok coğrafyasını uluslararası sermayenin rant sağlamasına açmak için, ulusal devletlerin her birinin kendi iç üretimini, dolayısıyla iç üreticisini korumak üzere uyguladığı tedbirler ortadan kaldırıldı. Kuşkusuz bunların başında yüksek gümrük duvarları geliyordu. Öte yandan Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler, ekonomik ve siyasi istikrarsızlıkla teslim alındı. Bu ülkeler grubunda bulunan her bir ülke, dış baskılarla içine düşürüldüğü ekonomik krizden çıkış için, başta Uluslararası Para Fonu (IMF) olmak üzere, uluslararası finans kuruluşlarının kapısını çalmak zorunda bırakıldı. Bu kuruluşlar, krizden çıkmak için kendilerine başvuran her devlete kredi vermenin ön koşulu olarak yeni liberal ekonomi programını dayattı. Böylece yüksek gümrük duvarları kaldırıldı. İçerde yasama organı ile yargının elinde bulunan denetim mekanizmaları bertaraf edildi. İnsan sağlığı, doğa ve çevreye zarar verecek olan rant projelerine karşı etkin denetim yetkisi bulunan iç yargı pasifize edildi. Bu tür projelerin önündeki engelleri ortadan kaldırmak üzere, uluslararası TAHKİM’in denetim yetkisi kabul edildi. Nitekim bir süre önce Türkiye’de Muhalefetin, “İktidar olduğumuzda Kanal İstanbul projesine verilen krediyi geri ödemeyeceğiz” diyerek uluslararası finans kuruluşlarını uyarmasına karşılık, Cumhurbaşkanı’nın, “Söke söke sizden bu paraları uluslararası tahkim yoluyla alırlar” diye cevap vermesi de bundandır. Kısacası Türkiye gibi birçok çevre ekonomi, içine düşürüldüğü istikrarsızlıktan çıkmak adına, uluslararası sermaye kuruluşlarının şartlarını uygulamaya koydu ve sisteme entegre oldu.
 
Böylece uluslararası tekelci sermaye, ulusal sermayeyi yutarak emperyalist devletlerin, dünyanın kurumsal yapılanmasındaki ekonomik ve siyasi üstünlükleriyle, yetmediği yerde ise silah üstünlükleri ile dünya çapında yatırım yapma olanağına kavuştu. Öte yandan adına küreselleşme denen bu süreçte sermaye, emek sömürüsü ile daha çok kazanım elde etmek için yatırımlarını emeğin örgütlü olmadığı, ağır çalışma koşullarının hüküm sürdüğü ülkelere kaydırdı. Yetmedi, Türkiye gibi ülkelerde kamu yatırımları kısıtlandı. Ülke halkına ucuz mal ve hizmet sunan kurumlar kapatıldı veya özelleştirme adı altında yabancı sermayeye peşkeş çekildi. Temel insan haklarından olan eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi en temel hizmetler bile şirketlerin yatırım alanına dönüştürüldü.
 
Ecet, genelde dünyanın gelişmekte olan ülkelerinde toplumun dar ve sabit gelirli kesimlerini, gerek yarattığı istihdamla gerekse ürettiği mal ve hizmetlere bu kesimlerin uygun fiyatlarla ulaşmasını sağlamasıyla destekleyen devletin üretim ve hizmet faaliyetlerinden çekilmesi, bu kesimlerin belirtilen desteklerden mahrum kalmasına yol açtı. Sadece mahrum kalmasına yol açmadı, aynı zamanda bu ülkelerde işçi sınıfının örgütlü mücadelesinin motoru olma özelliği bulunan örgütlü kamu işçisi sıfırlandı. Böylece, içinde Türkiye’nin de bulunduğu birçok ülkede, esnek, kuralsız ve ucuza çalıştırma modelleri uygulamaya kondu. Tüm bu nedenlerle, ülkelerde emeğin ülkenin ulusal gelirinden aldığı pay sürekli geriledi, yoksulluk had safhaya ulaştı. Bunun sonucu olan hoşnutsuzlukların yol açacağı sosyal patlamalara karşı, dünyanın pek çok ülkesinde, demokrasi dışı, baskıcı yönetimler iş başına getirildi.
  
Buraya kadar yazılanlar, genelde dünyada uygulanan politika ve bu politikanın sonuçlarını içeriyor. Bu serinin bir sonraki bölümünde, özellikle 1980’den günümüze Türkiye’de yeni liberalizmin yaptığı tahribatı değerlendirerek yazı serisine devam edeceğim.
 
Bir daha görüşünceye kadar, hoşça kalın sağlıklı kalın.

                      
 

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)