Son Dakika Haberler

Sosyal güvenlik sisteminin tarihsel gelişimi, dünü ve bugünü (7) / Veli BEYSÜLEN

Sosyal güvenlik sisteminin tarihsel gelişimi, dünü ve bugünü (7) / Veli BEYSÜLEN
Okunma : Yorum Yap

SOSYAL GÜVENLİK SİSTEMİNİN TARİHSEL GELİŞİMİ, DÜNÜ VE BUGÜNÜ (7)

Veli BEYSÜLEN yazdı:

Bu yazı serisinin bir önceki bölümünün son paragrafında, özellikle SSK sağlık tesislerine el konmasıyla, ilaç tekelleri ve özel sağlık kurumlarına sağlanan avantajları serinin bir sonraki bölümünde işlemeye devam edeceğimi belirtmiştim. Çünkü Sağlık Bakanlığına devir adı altında yapılan bu fiili el koymanın hedefleri vardı. Zira gerek uluslararası sermaye temsilcisi finans kuruluşları, gerekse yerli sermayenin temsilcisi örgütler, sağlık ve sosyal güvenlik alanlarında, özellikle emeklilik sisteminde değişiklik yapılması yönünde raporları hazırlayıp hükümetlerin önüne koyuyorlardı.
 
Tüm bunlar bir araya getirildiğinde işin bu devirle sınırlı kalmayacağı aşikârdı. Asıl hedef, sağlık ve emeklilik sistemlerini birbirinden ayırmak ve hak olmaktan çıkarmaktı. Bu amaçla çalışmalara hız verildi. Sosyal güvenlik kurumları arasındaki farklılıklara son verileceği sloganıyla, sosyal güvenlik kurumlarını tek çatı altında birleştirme yönünde adımlar atıldı. 16/5/2006 tarihinde 5502 sayılı “Sosyal Güvenlik Kurumuna İlişkin Bazı Düzenlemeler Hakkında Kanun” TBMM’de kabul edildi ve sosyal güvenlik kurumları, SSK, EMS ve BAĞ-KUR, Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) adıyla birleştirildiler. Başlangıçta Türkiye’deki parçalı sosyal güvenlik sisteminin tek çatı altında birleştirilmesi doğru gibi gözükse de üzerinden 15 yıl geçmiş olmasına rağmen, iddianın aksine tek çatı altında kurumlar arası farklılıklar devam ediyor.
 
Zaten amaç, sağlık ve sosyal güvenliği hak olmaktan çıkarmak ve insanları özele yönlendirmek olduğundan, bu söylemin hedefi, toplumu kurumların her birinin sigortalılar ile  hak sahiplerine sağladığı hakları asgariye çekmenin aracı olacak sözde reforma hazırlamaktı.
 
Gerçek bir birleştirmeyi sağlayamayacak olan, bu sözde birleştirme kanunun çıkarılmasıyla, artık sıra sağlık ve sosyal güvenliği birbirinden ayıracak düzenlemeyi yapmaya gelmişti. Bunun için, 31/5/2006 tarihinde TBMM’de, “Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu (SSGSS)” kabul edildi. Ancak Kanun 1 Ekim 2008 tarihinde yürürlüğe girdi.
 
5510 sayılı SSGSS Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle, sağlığın  finansmanı, Genel Sağlık Sigortası’ndan karşılanmaya başlandı ve herkese GSS primi ödeme zorunluluğu getirildi. Geliri olmadığı için GSS primi ödeyemeyenler sağlık hakkından yararlanamazken, istisnai tıp hizmeti denen, modern tıbbın insanların hizmetine sunduğu bazı hizmetler paralı hale getirildi. Birçok ilaç ödeme listesi dışına çıkarıldı, halen çıkarıldığı için, insanlar bunları ceplerinden almaya mahkum edildiler. Hastaneye başvuran her hasta muayene ücreti, katkı katılım payı, özel oda parası, gibi ödemelerle karşı karşıya kaldı. Özel sağlık kuruluşlarına, SGK’nin belirlediği fiyatın üç katı fiyat belirleme yetkisi verildi. Sağlık hak olmaktan çıkarıldı. Böylece, 1960’lı yıllardan itibaren 224 sayılı yasayla “sosyalleştirilmiş” sağlık sisteminin ağırlık noktasını oluşturan koruyucu sağlık sistemi terk edildi ve yerine 1. basamak olarak “Aile Hekimliği” getirildi. Yani ülke genelinde, yaygın bir şeklide sağlık ocakları aracılığıyla toplum sağlığının korunması esasına dayalı sistem terk edildi. Böylece insanların hastalıktan korunmalarını esas alan sağlık sisteminin yerine, hastalığı iyileştirme sistemi getirildi. Halbuki sosyalleştirilmiş sağlık sistemi için hedef, insanların hastalanmalarına yol açan olumsuzlukları tespit etmek ve onları ortadan kaldırmaktı. Yani insanların gerek tek tek bireyler olarak gerekse topluca hastalanmalarına yol açması muhtemel hastalık yapıcıları yok etmekti. Yeni sistemde ise hedef hastalanmayı önlemek değil, aksine hasta olmuş insanları tedavi etmekti. “Koruyucu Hekimlik” getirisi çok olmayan bir sistem olduğu için, sağlıktan rant sağlayacak olan sermayeye bu cazip gelmiyordu. Belki hatırlayacaksınız, o zamanın Başbakanı, bugünün Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 2 veya 3 yıl önce bir şehir hastanesinin açılışında yaptığı konuşmada  “İnşallah hastası bol olur.” diyerek asıl amacı açıkça ilan etmişti. Kısacası yeni sistem, bir anlamda “Bırakın hasta olsunlar, bize gelsinler. Biz tedavi ederek para kazanalım” sistemidir.
 
Elbette sosyal güvenlikte “reform” adıyla yapılan yeni düzenlemeler sadece sağlık alanını tahrip etmedi. Çünkü sermayenin isteği doğrultusunda, emeklilik sisteminde yapılan değişikliklerle, Türkiye’nin en büyük toplumsal gruplarından biri olan emeklilere birçok hak kaybı yaşattı.
 
İşte o kayıplar:
 
▪Sosyal güvenlik mevzuatında yapılan değişiklikler emekli aylıklarının düşmesine neden oldu. Dolayısıyla emeklilerin %75’i açlık sınırının hatta asgari ücretin altında, %99’u yoksulluk sınırının altında aylık alıyor. Yanlış duymadınız; asgari ücretin altında diyorum. Evet, çalışan veya emekli, ülkede yaşayan her insanın alması gereken en düşük ücretten bahsediyorum! Kaldı ki asgari ücretin altında derken, öyle 3-5 lira altında değil. Hani şu Cumhurbaşkanı’nın kürsülerden yüksek sesle göğsünü gere gere emeklilerimizi mağdur etmedik, onların en düşük aylığını 1.500 Lira yaptık dediği ve kendisine övünme payı çıkardığı, asgari ücretin sadece %45’i olan emekli aylığından bahsediyorum. 
 
▪Bu ülkede 1000 Liranın altında, 700-800-900 Lira aylık alan emekliler var. Yani en düşük emekli aylığı, belirtildiği gibi 1500 Lira değil. Emeklinin gerçek aylığı ile 1.500 Lira arasında ki para, hazineden aktarılıyor ve böylece aylık 1500’e tamamlanmış oluyor. Dahası 6 ayda bir TÜİK’in açıkladığı sahte enflasyon oranında, yani %3-4-5-6-7 her ne ise, 6’şar aylık dilimler halinde verilen aylık artışları 1.500 liraya değil, emeklinin gerçek aylığına yapılıyor ve emeklinin gerçek aylığı bu cüzi artışlarla 1.500 lirayı geçinceye kadar, emekli belki 1 yıl belki 2 yıl ya da daha fazla süre 1.500 lira almaya devam edecek. Nitekim en düşük aylık alan emeklilerin 1.500 lira almaya başladığı Nisan 2020’den bu yana, Temmuz 2020, Ocak ve Temmuz 2021 olmak üzere, emekli aylıklarına 3 defa zam yapılmış olmasına rağmen, birçok emekli halen 1.500 lira alıyor.
 
▪Başta Cumhurbaşkanı, iktidar sözcüleri övüne övüne en düşük emekli aylığı 1.500 lira derlerken, SGK en düşük emekli aylığını 2.523 Lira olarak açıklıyor. Halbuki en düşük emekli aylığı bu iki rakam da değil. Zira bağlanan yeni aylıklar, 700-800 Liraya kadar düşmektedir. Aylıklar asgari ücretin yarısına geriledi, emekliler çalıştıkça fakirleşti.
 
Adına reform dense de aslında Sosyal Güvenlik Sistemi’nin ölüm fermanı 5510 sayılı SSGSS Kanunu’nun 1 Ekim 2008 tarihinde yürürlüğe girmesiyle emekli sefalete sürüklendi. 
 
Bunun üç önemli nedeni var:
 
 1- Güncelleme katsayısı düşürüldü: Güncelleme katsayısı, emekli olan çalışanın aylığıın hesaplanmasında esas alınan geçmişte ödediği sigorta priminin bugünkü değerinin bulunmasıdır. 2008 öncesinde güncelleme yapılırken enflasyonun yanında ekonomik büyümenin de yüzde 100’ü dikkate alınıyordu. 5510 sayılı kanunun yürürlüğe girmesinde sonra büyüme oranının sadece %30’u aylık hesaplamasında dikkatte alınıyor.
 
2- Aylık bağlama oranı düşürüldü ve aylıkların alt sınırını kaldırıldı: Aylık bağlama oranı 2000 öncesinde yüzde 77 idi. 2000-2008 arasında yüzde 65’e, 2008 sonrasında ise yüzde 50’ye düşürüldü. Öte yandan aylıkların alt sınırının prime esas kazanca oranı geçmişte yüzde 70 idi. Bu alt sınır yeni kanunda yüzde 35’e düşüyor. Yani Türkiye’de kontrolsüzlük veya göz yumma nedeniyle çok şikayetçi olunan kayıtdışı ekonominin önemli bir aracı olarak, çalışan daha yüksek ücret alsa bile prime esas ücretinin asgari ücret olarak bildirilmesinden dolayı emekli aylığının asgari ücretin %35’ine kadar gerilemesidir.
 
3- Emekli aylıklarının düşmesinin üçüncü nedeni emekli aylıklarının artırılma yöntemidir. 5510’a göre SSK ve BAĞ-KUR emekliklerinin aylıkları her yıl ocak ve temmuz ayında TÜİK tarafından bir önceki altı aylık dönem için, açıklanan TÜFE oranında artırılır. Emekli aylıkları resmi enflasyona hapsedildiği gibi, büyümeden emekliye tek kuruş verilmez. Yani ülke ne kadar büyürse büyüsün ne kadar zenginleşirse zenginleşsin emekli aylığı resmi enflasyon kadar artar.

Burada akla gelen şu soruları sormakta yarar var:

1. Ülkenin büyümesi ile artan gelirden ülkede yaşayan her yurttaşın payına düşeni alması gerekmez mi?

2. Emekliler bu ülkenin yurttaşları değiller mi?

3.  Emeklinin cebine girmeyen büyüme artışı kimin cebine giriyor?
 
Tüm bu nedenlerle, 2002 yılında ortalama emekli aylığı asgari ücretin %32 üstünde iken bugün %8 altına geriledi. Böylece emekli aylıkları asgari ücret karşısında %40 geriledi. Bunlar emeklilerin sadece aylık yönünden mağduriyetinin rakamları. Büyük çoğunluğu ilerlemiş yaşından dolayı, kronik hastalıklarla boğuşan emeklilerin her birinin sayfalarca anlatmayla bitmeyecek birçok sağlık sorunun yanı sıra sosyal ve psikolojik sorunları var. Elbette özellikle sağlık alanında kayıpta olanlar sadece emekliler değil, adına reform denen sermaye programının yürürlüğe girmesiyle, bir bütün olarak bu ülke insanının sağlıkta yaşadığı kayıpları bir dahaki bölümde işlemeye devam edeceğim. Bir daha görüşünceye kadar hoşça kalın, sağlıkla kalın!    

                
                                     
 

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)