Son Dakika Haberler

Tehlikenin farkında mısınız? / Veli BEYSÜLEN

Tehlikenin farkında mısınız? / Veli BEYSÜLEN
Okunma : Yorum Yap

TEHLİKENİN FARKINDA MISINIZ?

Veli BEYSÜLEN yazdı:

Daha önce de zaman zaman yazılarımda ifade etmeye çalıştım. Türkiye hayatın her alanına sirayet etmiş derin bir kriz içinde debeleniyor. Elbette ülkenin böylesine derin ve iç içe geçmiş krizlerin içine sürüklenmesinin temel nedeni, yönetenlerin devleti yönetme anlayışıdır. Zira 19 yıldır ülkeyi yöneten iktidarın siyaset yapma ve devleti yönetme tarzı, mutlak ve koşulsuz hakimiyet, dahası kendisine biat anlayışına dayanmaktadır. Bu nedenle, iktidarın ülkeye dayattığı tek adam yönetiminin, 24 Haziran 2018 seçimleriyle yürürlüğe girmesinden bu yana, krizler ağırlaşarak devam ediyor. Çünkü tek kişiye endeksli sistemin işlerliği yok. Ve işlemeyen bir sistemin, 83 milyonluk ülkenin sorunlarının üstesinden gelmesi mümkün değildir.

İşte tam da bu nedenle, elindeki devlet erkini kullanan iktidar bloku, erken veya zamanında yapılacak bir seçimde iktidarının devamını sağlamak için siyaseti dizayn etme taktiklerine başvuruyor. Nitekim, bir yandan Türkiye’nin 3. büyük partisi Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) kapatılması için yargıya talimat vermek suretiyle kapatma davası açtırırken, diğer yandan üzerinden 6,5 yıl geçmiş 6-8 Ekim 2014 Kobane protestoları gerekçe gösterilerek, partinin eski eşgenel başkanları ile o dönemki parti yöneticileri hakkında ağır cezada dava açtırıyor. HDP’ye yönelik bu baskının amacı, partiyi kapatarak seçmenini seçimlerde alternatifsiz bırakmak, ya da yalnızlaştırmak suretiyle olası karşı ittifakın içinde yer almasını engellemektir. Yani iktidar yerel seçimlerde, resmi olmayan sandık ittifakı ile Türkiye’nin büyük kentlerinde seçim kaybetme travmasını, genel seçimlerde yaşamak istemediği için, muhalefet partilerinin terör destekçiliğiyle suçladığı HDP ile ittifak yapmalarının önünü kesmeye çalışıyor. HDP yöneticilerine açılan Kobane davasının hukuksuz açıldığına dair deneyimli hukukçular gerekli değerlendirmeleri yapmakta olup, düşüncelerini yazılı ve görsel medyada kamuoyuyla paylaşmaktadırlar. Dolayısıyla, bu konuyu onlara bırakmanın daha doğru olacağı kanaatindeyim.

Elbette hedefte olan sadece HDP değil. Diğer siyasi partilerin siyaset yapmaları da yine devlet gücü kullanılarak engelleniyor. Uygulamada hukuksuzluklar o kadar ayyuka çıkmış durumda ki, mahkemeye başvurma gereği bile duyulmuyor ve savcılığın yazılı talimatı ile işlem yapılıyor. Halbuki savcılık karar mercii değil iddia makamıdır ve iddiasını mahkemeye taşıyarak konuyla ilgili karar verilmesini sağlamakla yükümlüdür. Nitekim, ana muhalefet partisi Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP), Merkez Bankası‘ndan nasıl çıktığı belli olmayan 128 milyar doların akıbetini sorduğu pankartlar, birçok yerde savcılık talimatına bile gerek duyulmadan, partinin il ilçe binaları ile bilboardlardan polis tarafından vinçlerle indirildi. Siyasi bir faaliyet olan pankart ve afişlerin yargı kararı olmaksızın indirilmesi, ana muhalefet partisine fiili siyaset yasağı getirilmesidir.

Maalesef geldiğimiz aşamada iktidarın hukuksuzlukları, siyaseti dizayn etme ve karşısında güçlü bir blok oluşmasının önüne geçmeye çalışmakla sınırlı kalmıyor. Yurttaşların özel hayatına, yaşam tarzına müdahaleye kadar uzanıyor. Nitekim pandemi sürecinin başladığı 11 Mart 2020 tarihinden bu yana, acil işler dışındaki tüm işler durdurulsun, en az 15 gün tam kapanma uygulansın ki salgın kontrol altına alınsın çağrılarını görmezden gelen hükümet, geçen hafta güya tam kapanma ilan etti. Asıl ilginç olan ise, yaklaşık 14 aydır tam kapanma ilan etmeyen hükümetin, DİSK, KESK, TMMOB ve TTB’nin pandemi dolayısıyla bu yıl, İşçi Sınıfının Uluslararası Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü için yapılan “1 Mayıs’ı, 30 Nisan günü işyerleri önünde kutlayacağız.” açıklamalarının hemen ardından, 29 Nisan akşamında başlamak üzere, 17 Mayıs sabahına kadar tam kapanma ilan etmesiydi. Elbette kısa sürede tam kapanma diye açıkladıklarının, aslında hiçbir zaman önlem olmayan, sözde önceki önlemlerin tekrarından başka bir şey olmadığı, yaşlıların, çocukların ve gençlerin evlere kapatılacağı, kamu personelinin kısmen çalışmayacağı, küçük esnafın işyerini açamayacağı, buna karşın çarklar dönsün ısrarının devam edeceği ve özel sektörde milyonlarca işçinin çalışmaya devam edeceği anlaşıldı. Tedbirleri açıklayan Cumhurbaşkanı’nın açıklamaları ile İçişleri Bakanlığı’nın genelgesinde yer almadığı halde, tam kapanma süresince içki satışının yasaklandığı da sözlü olarak açıklandı. Bunun adına, yaşam tarzına müdahale denir. Bir devlet yurttaşlarının yiyip, içtiği ile değil, yurttaşlarının evlerine yiyecek, içecek alacak imkanlarının olup olmadığı ile ilgilenir. Dolayısıyla, ülkede milyonlarca insan işsizken, yüzbinlerce esnaf 1 yılı aşkın süredir işyerini açamazken, onlara destek vermeyen bir hükümetin, genelgeye yazmadığı içki satış yasağını sözlü duyurması devlet ciddiyetiyle bağdaşmayan bir uygulamadır. Kaldı ki, anayasa ve yasalara dayanmayan ve yazılı olmayan hiçbir yasak, yasak değildir.

Salgın için yeterli tedbir alınamaması, işyerleri kapalı esnaflar ile işini kaybeden işçilere herhangi bir destek verilmemesi, devlet kaynaklarının yandaş şirketlere aktarılması, kapanma döneminde bile yandaş şirketlerin doğa tahribatına devam etmeleri, işsizlik, yoksulluk, siyasi gerginlik, örgütlenme, düşünce, düşünceyi yayma ve de en önemlisi toplantı ve gösteri hakkı ile kişi hak ve özgürlüklerinin kullanılamaması gibi ülkenin birikmiş bunca sorunu varken, 1 Mayıs öncesi Emniyet Genel Müdürlüğü’nün Anayasa ve yasalara aykırı genelgesi ile toplumsal olaylara müdahale sırasında yurttaşların ses ve görüntü kaydı almaları da yasaklandı. Gerekçe deşifre olan polisin kişilik haklarının zedelenmesi. Bir kere bu genelge Anayasa‘nın, “Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet Resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar.” şeklindeki 26. maddesine aykırı. Sadece ona da değil, bu genelge aynı zamanda, Anayasa’nın 34. maddesindeki toplantı ve gösteri hakkının kullanılmasını engellemek suretiyle, Anayasa’yı ihlal eden polisi korumak amaçlıdır ve Anayasa’ya bir kez daha aykırıdır.

Kuşkusuz bu yasaklama sadece Anayasa ve yasalara aykırı değil, gerekçesi yönünden temelsizdir de. Şöyle ki; kamuya ait olan sokak, kişinin (polisin) özel mülkiyeti olmadığı gibi poliste kişi olmayıp, anayasa ve yasalar çerçevesinde kamu görevi yapandır. Dolayısıyla kamuya ait bir alanda, kamu düzenini sağlamak görevi yapan polis, anayasa ve yasalara aykırı hareket ediyorsa elbette deşifre olacaktır, olmalıdır. Zira polisin görevi, Anayasa’nın 34. maddesinde “herkese” tanınmış olan ve izine tabi olmayan “silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri hakkını” kullananları engellemek değil, onlara dışarından olabilecek herhangi bir sataşma veya saldırıyı önlemek, onları provokasyonlardan korumaktır. Yani polisin görevi, yurttaşların, hatta yurttaş olmasa da bu ülkede yaşayan yabancıların sorun ve sıkıntılarını kamuoyuyla paylaşıp, ülkeyi yönetenlere veya dünya kamuoyuna duyurmalarına dair anayasal haklarını sorunsuzca kullanmalarını sağlamak, varsa bu gösteri sırasında suç işleyeni, kanuni sınırlarda kalmak suretiyle alıp adalete teslim etmektir. Kısacası polis ceza mercii değil, güvenlik ve düzeni sağlama, suçluyu yargıya teslim etme merciidir. Polis tüm bunların ötesine geçiyor ve anayasal haklarını kullananlara ölçüsüz şiddetle saldırıyor, onları darp ediyor, yerlerde sürüklüyor, yere yatırdığı kişinin üzerine onlarcasıyla çullanıyor ve onu nefessiz bırakarak işkence yapıyor ve ters kelepçe ile gözaltına alıyorsa, yasal sınırların dışına çıkıyor demektir. O zaman burada cevaplandırılması gereken soru şu: Polis bunu yukarıdan, yani amirlerinden, bürokratlardan, hatta bakanlardan emir alarak mı yapıyor, yoksa kendiliğinden mi yapıyor? Aklı başında hiçbir insan polisin bunu kendiliğinden yaptığını söyleyemez. Hele hele anayasa ile yasaları ihlal ettiğinde cezalandırılacağını bilen hiçbir emniyet görevlisi, anayasal haklarını kullanan yurttaşlara karşı bu denli düşmanca tavır içinde olamaz.

O zaman sorun, polise verilen eğitim ile ona talimat veren siyasi ve idari otoriteden kaynaklanıyor. Zira Türkiye’de polise, daha adaylık aşamasında, eski iktidarlar döneminde de olan ancak bu iktidar döneminde artan bir şekilde, iktidar veya sistem muhalifi herkes devlet düşmanı olarak algılatılmakta ve onları engellemenin vatanı korumakla eş anlamlı olduğu öğretilmektedir. Öte yandan polise anayasa ve yasalardan önce, siyasi otoritenin söylediklerini gözetmesi ve buna uygun davranması gerektiği telkin edilmektedir. Tüm bunlara, güvenlik görevlileri içinde olaylara ideolojik bakan ve anayasal hakkını kullananların ezilmeleri gereken düşmanlar olarak gören sahadaki amirler ile tek tek görevliler de eklenince şiddetin dozu artmaktadır. Esas sorun ise; anayasa ve yasa ihlali yapan kamu görevlilerinin korunmaları ve ihlallerinin karşılığı olan idari ve adli cezalara çarptırılmamalarıdır.

Şimdi devleti yönetenler ile Anayasa’ya aykırı genelgeyle yurttaşların anayasal haklarını kullanmalarının önüne geçmeye çalışan emniyet bürokrasisinin yapacağı şey gayet açıktır. Gerek eğitimlerde, gerekse yazılı ve sözlü talimatlarında kamu görevlisi emniyet mensuplarına, özellikle sahada yurttaşlarla karşı karşıya olan görevlilere, anayasal haklarını kullananların düşman olmadıklarını, çevreye ve başkalarının can ve malına zarar vermedikleri sürece müdahale etmemeleri gerektiğini, kendi görevlerinin onları engellemek değil, onların haklarını kullanmalarını sağlamak olduğunu, zorunlu müdahale durumunda ise müdahalenin anayasa ve yasalardaki sınırlar içinde olması gerektiği, ivedilikle öğretmeleridir. Zira bunu yapmadıkları sürece, polis ile yurttaş karşı karşıya gelecek ve gerginlik devam edecektir. Unutulmamalıdır ki, ne sokak polisin özel mülkiyeti, ne de görev polisin özel hayatıdır.

Son söz muhalefete: Siz hâlâ bir demokrasi cephesinde bir araya gelmemeye devam edecek misiniz? Siz karşıya karşıya olunan tehlikenin farkında mısınız? Hani “Sandığı bekleyin, biz kazanacağız bütün bu olumsuzluklara son vereceğiz.” diyorsunuz ya, diyelim ki dediğiniz oldu, her türlü olumsuzluğu aştınız ve seçimi kazandınız. Bugün anayasa ve yasalara aykırı, yazılı veya sözlü genelgelerle yurttaşların anayasal haklarını kullandırmayanların çıkaracakları bir kararname ile seçimleri iptal edebileceklerini hiç düşündünüz mü? Sahi böyle bir şey olduğunda, ne yapacaksınız? Buna karşı tedbiriniz var mı?

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)