Son Dakika Haberler

Veli BEYSÜLEN: 30 Ağustos ve Antiemperyalistlik!

Veli BEYSÜLEN: 30 Ağustos ve Antiemperyalistlik!
Okunma : Yorum Yap

30 Ağustos ve Antiemperyalistlik!

“Bugün yapılması gereken geçmişi iyi okumak, onun doğrularını rehber alıp hatalarını bertaraf etmek ve Türkiye’yi bugün emperyalizmin ileri karakolu haline getiren politikalara karşı direnmektir…”

Veli BEYSÜLEN yazdı:


Bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, kuruluş yolculuğunda önemli kavşaklardan biri olan Sakarya Meydan Muharebesi’nin kazanılmasının 100. Yıldönümü. 1914 yılında kaynak ve sömürge paylaşımında yaşanan anlaşmazlıklar yüzünden emperyalist bloklar arasında başlayan birinci emperyalist (dünya) paylaşım savaşı, 1918 yılında Almanya’nın başını çektiği İttifak Devletleri’nin yenilgisiyle sona ermişti. Bu sonuçla, savaşa ittifak devletlerinin yanında katılan Osmanlı Devleti yenik sayılmış ve başta başkenti İstanbul, elinde kalmış son toprak parçası Anadolu İtilaf Devletleri tarafından paylaşılmıştı. Bunun üzerine, Mustafa Kemal’in 19 Mayıs 1919 tarihinde Samsun’dan Anadolu’ya geçmesi ile başlayan süreçte önce 23 Nisan 1920’de Ankara’da Millet Meclisi açılmış, 1921 yılının Ağustos ve Eylül aylarında ise Batı Anadolu’dan Ankara’ya doğru ilerlemekte olan Yunan ordusuna karşı verilen savaş ve bu savaşın en önemli kavşağı olan Sakarya Meydan Muharebesi 30 Ağustos 1921 tarihinde zaferle sonuçlanmıştı. Tüm bu aşamalardan sonra, Lozan Barış Antlaşması’nın 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanmasının ardından 29 Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyet ilan edilmiş ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşu tamamlanmıştı.

Elbette insanlarının yurttaş olamadığı, padişahın kulu/tebaası olarak muamele gördüğü 600 yıllık İmparatorluğun yerine kurulan yeni devletin yönetim biçimi olarak, halkın kendi kendisini yönetme şekli Cumhuriyetin benimsenmesi ileriye doğru atılmış önemli bir adımdı. Nitekim, kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, “Cumhuriyet bilhassa kimsesizlerin kimsesidir” demişti. Ancak kabul etmek gerekir ki, Cumhuriyet hiçbir zaman halkın kendi kendisini yönettiği gerçek bir demokrasiyle taçlandırılamadı. Bu nedenle, insan hak ve özgürlükleri, eşit yurttaşlık, adalet gibi temel normlar hayat bulmadı. Farklılıklar hep baskı altında tutuldu. İdeolojik, etnik ve dini inanış farkı olanların kendilerini ifade edecekleri örgütlü yapılara sahip olmaları engellendi. Zamanla burjuvazi gelişip serpildikçe, emek sömürüsüne karşı, Bilimsel Sosyalizmi yani işçi sınıfı iktidarını savunan aydınlar, sanatçılar, akademisyenler, işçi sınıfı önderleri tutuklandılar, işkencelerden geçirilip cezaevlerine dolduruldular. Sınıf partilerinin kurulması engellendi.
 
Asıl ilginç olan ise birinci emperyalist paylaşım savaşında, safında savaştığı emperyalist İttifak Bloku’nun yenilmesinin faturasını, ülkesinin parçalar halinde işgali gibi ağır bir bedelle ödeyen Osmanlı İmparatorluğu’nun yerine kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti Devleti yöneticilerinin, geçmişten ders çıkarmamış olmaları ve 1950’lerden sonra emperyalist Batı ile ittifak yapmalarıydı. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu 1923 yılından 1946 yılına kadar, ülkede tek pati yönetimi var. İlk kez 1946 yılında, Cumhuriyet Halk Partisi’nden (CHP), ayrılanların kurdukları Demokrat Parti (DP) seçime giriyor ancak CHP iktidarı devam ediyor. Yıl 1950, seçmen bir kez daha sandık başında ve seçmen bu kez tercihini değişim diyen DP’den yana yapıyor ve partiyi iktidara taşıyor. DP iktidara gelince yaptığı ilk iş ise, 1948 yılında kurulmuş Kuzey Atlantik Paktı (NATO) saflarında Kore’ye asker göndermek oluyor. İktidarın o kadar acelesi var ki, asker gönderme işlemi meclis kararı alınmadan yapılıyor. Nitekim asker göndermeye dair tezkere daha sonra TBMM’de kabul ediliyor. Meclis kararı olmadan hükümet kararıyla yapılan bu asker gönderme işlemi ile Türkiye safını belli ediyor ve 1952 yılında emperyalist Batı’nın savaş Örgütü NATO’ya üye olarak kabul ediliyor. Türkiye’nin kuzeyindeki sınır komşusu Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) ile onun başını çektiği Doğu Blok’u, 1955 yılında karşı ittifak olarak VARŞOVA PAKTI’nı kuruyorlar. Emperyalizmin saldırı örgütü NATO’ya üye olması ülkeyi hedef haline getirdi. Çünkü Türkiye pakta üye olmakla, askeri işbirliği anlaşmaları çerçevesinde Pakt’ın ülke topraklarında asker ve silah konuşlandırması için üsler kurmasına izin verdi. Bir başka deyişle Türkiye, ulusal kurtuluş savaşında kendisine silah, mühimmat ve teçhizat yardımında bulunan kuzey komşusu SSCB’nin burnunun dibindeki topraklarına, emperyalizmin savaş gücünü konuşlandırarak tarafsız kalma politikasını terk etti ve bölgenin islam dünyasında belirleyici olma şansını kaybetti. 
 
Elbette Türkiye’nin NATO’ya üyeliğinin tek nedeni SSCB karşıtlığı değildi. Zira Türkiye’nin kendisi uluslararası sermaye için önemli bir pazar olmanın yanı sıra, Asya ile Avrupa kıtaları arasında köprü konumunda olmasından dolayı stratejik bir öneme sahipti. Yani bu üyelik aynı zamanda uluslararası sermayenin, SSCB’nin kuzeyden Asya’ya geçişi kapatmış olması engelini aşması için önemliydi. Türkiye’nin üyeliği ile emperyalizm aynı zamanda dünyayı etkisine almış olan sosyalist düşünce akımının yön verdiği işçi sınıfı mücadelesinin önünü kesme hedefine de ulaşmış olacaktı. Çünkü NATO, uluslararası sermayenin dünya genelinde kaynaklara el koyması hedefi için yapılandırılmış bir savaş örgütüydü. Bu özelliğinden dolayı NATO, ABD ve işbirlikçisi Avrupa devletleri, SSCB ile onun başında bulunduğu Doğu Bloku’nu, dünyayı istilaya hazırlanan düşman olarak gösterdiler ve üçüncü dünya ülkelerine silah sattılar. NATO, bünyesinde kurduğu İtalyanca kılıç anlamına gelen “Gladio” isimli gizli yapıyla da pakt üyesi ülkeler başta olmak üzere, dünyanın birçok ülkesinde planladığı askeri darbelerle işbaşına getirdiği totaliter baskıcı yönetimler eliyle demokrasiyi askıya aldırdı. Nitekim sonraki yıllarda İtalya’da yapılan “Temiz Eller” soruşturması kapsamında, bu yapının öncelikle İtalya’nın kendisi olmak üzere dünyanın pek çok ülkesinde organize ettiği karanlık işlere dair ipuçlarına ulaşıldı.
 
Kuşkusuz bu yöntemin ilk hedefi, işçi sınıfının yükselen mücadelesi ile dünyanın birçok bölgesinde ortaya çıkan ulusal kurtuluş mücadelelerini kanlı bir şekilde bastırmaktı. Emperyalizmin bu politikasının en bariz şekilde uygulandığı ülkelerin başında coğrafi konumu dolayısıyla Batı için hayati öneme sahip Türkiye gelmektedir. Türkiye’de her 10 yılda bir askeri darbe yapıldı ve yarım yamalak demokrasi kesintiye uğratıldı. 1960 darbesi ve arkasından yapılan Anayasa ve yasalarla özgürlükler kısmen de olsa kullanılır olduysa da, 12 Mart 1971 Muhtırası ve 12 Eylül 1980 Darbesi ile bu haklar da tırpanlandı. Kısacası Cumhuriyet hiçbir zaman “Kimsesizlerin Kimsesi” olamadığı için sıkıntılar katlanarak devam etti.
 
Türkiye’nin, emperyalist Batı’nın saldırı örgütü NATO’ya üye olmasının üzerinden 70 yıl geçti. Bu 70 yılda dünyada çok şey değişti. SSCB yok Rusya var. Doğu Bloku çöktü, Varşova Paktı dağıldı. Ancak SSCB tehdidine karşı kurulduğu iddia edilen NATO genişleyerek varlığını sürdürüyor. Aslında son 30-40 yılda yaşananlar, NATO’nun asıl amacının tekelci sermayenin mutlak hakimiyetini dünya çapında sağlamak olduğunu çok açık göstermektedir. NATO bu hakimiyete direnen ve ülkesini tekelci sermayenin sömürüsünden korumaya çalışan ulusal hükümetleri, içerden veya dışardan dayattığı vekalet savaşları ile devirerek yerlerine kukla yönetimler getiriyor. Bu politikanın dünya genelindeki örneklerine NATO’nun Rusya’yı kuşatma projesinin savaşı olarak Şubat ayında başlayan ve halen devam eden Rusya-Ukrayna Savaşı nedeniyle, “KİMİN SAVAŞI” başlığıyla bu köşede yayınlanan 6 bölümlük yazımda yer vermiştim.
 
Kuşkusuz emperyalizmin saldırı örgütü NATO, başta Ortadoğu, Kafkaslar, Doğu Avrupa, Baltık Cumhuriyetleri, yakın Asya olmak üzere, dünyanın birçok bölgesinde ülkeleri iç ve dış müdahalelerle savaşa sürüklüyor ve birçoğu kendisinin destekleyip iktidara taşıdığı, adına zalim diktatör dediği, yönetimleri bahane ederek ülkeleri fiili olarak işgal ediyor. Gerek emperyalizmin yürüttüğü bu savaşlardan gerekse kapitalist sistemin yol açtığı eşitsizliklerden dolayı, milyonlarca insan yerinden, yurdundan, atalarının yüz yıllardır üzerinde yaşadığı topraklardan koparak yabancısı olduğu başka ülkelerde mültecilik sıfatıyla yaşama tutunmaya çalışıyor. Asıl acı olanı ise bu acıların yaşanmasının sorumlusu emperyalizm ile onun güdümündeki devlet yönetimleri ve sermaye bir bütün olarak, yol açtıkları bu insanlık dramını fırsata çevirmeye çalışıyor olmalarıdır. Ne yazık ki, yüz yıl önce İhtilaf Devletleri tarafından işgal edilen topraklarını, Kurtuluş Savaşı ile kurtaranların kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetenler, geçmişten ders çıkarmadıkları için ülke bugün emperyalist ABD ile ortaklarının işgal ve talanına ortak olmuş durumdadır.
 
Bu nedenle, Türkiye NATO üyeliğinin getirdiği yükümlülüğün yanı sıra mevcut iktidarın etnik ve mezhepsel bakışından dolayı, emperyalizmin Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) uygulanması için komşu ülke Suriye’de başlatılan iç savaşta taraf oldu. Türkiye bu tarafgirliğin faturasını, Suriye’den gelen milyonlarca göçmenin yol açtığı devasa ekonomik ve sosyal sorunlarla boğuşarak ödüyor. Zira göçmenlerin Avrupa Birliği ülkelerine geçmemesi için birlikle etik olmayan bir pazarlık yürüten iktidar, onlardan alacağı para karşılığı göçmenlerin Türkiye’de kalmasına rıza gösterdi. Maalesef iktidar, bu pazarlığın yanı sıra ülke içinde yaptığı insan hakları ihlallerine karşı AB’den veya üye devletlerden yükselen cılız sesleri bastırmak amacıyla, göçmenleri koz olarak kullanmakta da sakınca görmüyor.
 
Tüm bunlardan sonra bilmemiz gerekiyor ki, bir bütün olmasa da emperyalizmin bir blokuna karşı yüzyıl önce verilen ulusal kurtuluş savaşı sonucu kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti, bugün emperyalizmin güdümündedir. Bu nedenle bizler Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları olarak, yüzyıl öncesiyle övünmekle görevimizi yapmış olmuyoruz. Bugün yapılması gereken geçmişi iyi okumak, onun doğrularını rehber alıp hatalarını bertaraf etmek ve Türkiye’yi bugün emperyalizmin ileri karakolu haline getiren politikalara karşı direnmektir. Ancak böyle yapıldığında, bu ülke gerçek anlamda bağımsız, demokratik, tüm yurttaşlarının eşit olduğu, kendi içinde barışık bir ülke olacaktır! Yani gün geçmiş üzerinden hamaset yapma değil, ona saygı duyma ve geçmişi iyi anlayarak çağdaş normların hakim kılındığı bir ülkeyi inşa etme günüdür!
 

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)