Son Dakika Haberler

Veli BEYSÜLEN: Kırmızı çizgiler değil ilkeler belirleyici olmalı

Veli BEYSÜLEN: Kırmızı çizgiler değil ilkeler belirleyici olmalı
Okunma : Yorum Yap

KIRMIZI ÇİZGİLER DEĞİL İLKELER BELİRLEYİCİ OLMALI!

Veli BEYSÜLEN yazdı:

Yaşadığımız ülke Türkiye, hukuksuzluklar, iktidarın “müjde” ve manipülasyonları eşliğinde seçim propagandası sürecine girmiş bulunuyor. Kuşku yok ki, bu sürecin üzerinde çokça tartışılacak konularının başında, HDP’ye açılan kapatma davası ile 5 Ocak tarihinde partinin Hazine’den alacağı yardımın yatırılacağı banka hesabına geçici tedbir konmasına dair Anayasa Mahkemesi’nin ara kararı olacaktır. Zira gerek bu kararın gerekse devam eden kapatma davasının, Türkiye’nin geleceğinde önemli yere sahip olan seçimlerde eşit ve adil bir yarış yaşanmasının önüne set çekeceği tartışma götürmez bir gerçektir.  
 
Bu ülkede yaşayan herkes, iktidar blokunun yargı üzerinde kurduğu baskı ile yargıyı kıskaca aldığını bilmektedir. Nitekim HDP’nin Hazine yardımı hesabına geçici bloke konmasına dair Anayasa Mahkemesi kararını değerlendiren deneyimli hukukçuların açıklamaları ile konuya ilişkin kanun maddeleri incelendiğinde, verilen kararın geçici bloke kararı olmadığını, devam eden bir davanın nihai kararı olduğunu ortaya koyuyor.
 
Bakın, İstanbul Barosu’nun eski başkanlarından duayen hukukçu Turgut Kazan karar verilmeden önce yaptığı değerlendirme de ne diyor: “HDP’nin alacağı Hazine yardımına tedbir isteği tam bir hukuk skandalıdır. ANY/69 davada öne sürülen aykırılık saptanmışsa (nihai olarak) bu yardımdan ‘kısmen veya tamamen yoksun bırakma kararı verilebileceğini’ söylüyor. Dolayısıyla bir yaptırım asla bir tedbir olarak uygulanamaz.” Aslında Kazan’ın da dediği gibi, savcının böyle bir talepte bulunması başlı başına bir hukuk skandalıdır.    
 
Sayın Kazan’ın söyledikleri anayasa ve kanunla da sabittir. 30/03/2011 tarihinde TBMM’de kabul edilen Anayasa Mahkemesi Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunu’nun 52. Maddesinin 1. Fıkrası gayet açık: “Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından açılan dava üzerine Mahkeme, bir siyasi partinin Anayasanın 69’uncu maddesinde sayılan hâllerden ötürü kapatılmasına veya dava konusu fiillerin ağırlığına göre devlet yardımından kısmen ya da tamamen yoksun bırakılmasına, toplantıya katılan üyelerin üçte iki oy çokluğuyla karar verebilir.” Gördüğünüz gibi partiyi Hazine yardımından mahrum bırakma kararı geçici bir tedbir olmayıp nihai karardır. Nihai kararın alınmasına dair oy nisabı ise toplantıya katılan üyelerin üçte iki çoğunluğudur.  
 
Yine aynı kanunun siyasi partilerin mali denetimi başlıklı 55. Maddesi şöyle der:
 
1) Mahkeme siyasi partilerin mal edinimleri ile gelir ve giderlerinin kanuna uygunluğunun denetimi için Sayıştay’dan yardım sağlar.
 
2) Siyasi partiler, karara bağlanarak birleştirilmiş bulunan kesin hesap ile parti merkez ve bağlı ilçeleri de kapsayan iller teşkilatının kesin hesaplarının onaylı birer örneğini haziran ayı sonuna kadar 2820 sayılı Kanuna uygun olarak, Anayasa Mahkemesi Başkanlığına gönderirler. Mahkeme kendisine gönderilmiş olan bu belgeleri incelenmek üzere Sayıştay Başkanlığına gönderir.
 
3) Sayıştayca düzenlenen incelemeye ilişkin raporlar karara bağlanmak üzere Mahkemeye gönderilir.
 
Özetlemek gerekirse; Anayasa Mahkemesi, kendisinin mali yönden denetlediği ve harcamalarında usulsüzlük tespit etmediği bir siyasi partinin, Hazine yardımını başka amaçlar için kullandığına dair Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının başvurusunu kabul etti ve oy çokluğu ile HDP’nin Hazine yardımı yatan banka hesabına geçici bloke konmasına karar verdi. Bu karar, hukuki olmaktan çok siyasetin yoğun baskısı altında verilmiş siyasi bir karardır. Kaldı ki Anayasa Mahkemesi daha önce Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının bu yöndeki talebini “Gerekçe yok” diye reddetmişti.
 
Peki, ne değişti de Yüksek Mahkeme ilk kararından birkaç ay sonra, kendi denetimini yok sayma pahasına, devam eden kapatma davasında nihai kararlarından biri olarak Hazine yardımının bloke edilmesi veya tamamen kesilmesi yönünde verebileceği kararı oy çokluğu ile verdi. Halbuki kanun maddesinin açık hükmüne göre bu karar, ara değil nihai bir karardır. Nihai kararın verilmesi ise 15 olan Anayasa Mahkemesi üye sayısının üçte ikisinin (10) oyuyla mümkündür.    
 
Elbette sadece Sayın Kazan değil, birçok hukukçu karardaki sorunlara dikkat çekmektedir. Zira Başsavcının ilk talebini, “Gerekçe yok” diye reddeden Yüksek Mahkemenin, 2023 yılı Hazine yardımının ilk taksitinin yatırılacağı son tarih olan 10 Ocak 2023 tarihinin hemen öncesinde, ikinci talebi HDP’nin iddiaya karşı savunmasını almadan kabul etmesi hukuki olamaz. Dolayısıyla bu karar olsa olsa iktidar blokundan gelen HDP’nin Hazine yardımından mahrum bırakılması yönündeki çağrıların baskısından kurtulmak için alelacele verilmiş bir karar olabilir. Zira Başsavcılığın ilk başvurusunda olduğu gibi ikinci başvurusunda da somut bir gerekçe olmadığı herkesçe bilinmektedir. Yüksek Mahkeme de kararında yeni ve somut bir gerekçeden bahsetmiyor. Aynı şekilde Yargıtay Başsavcısı da başvurusunun ardından, birkaç ay önceki başvurusundan sonra elde edilen somut bir gerekçeden bahsetmemişti. Kuşku yok ki, böyle bir gerekçe olsaydı, bunu hem Başsavcı hem de Anayasa Mahkemesi tartışmaların önüne geçmek için açıklalardı.  
 
Kim ne derse desin, bu karar ülkenin seçime doğru gittiği süreçte, eşit koşullarda seçim yapılmasının önünü kapatan bir karardır. Bunu kararın hemen ardından Cumhurbaşkanının yaptığı açıklamalardan anlamak da mümkündür. Bugüne kadar defalarca üstüne basa basa, “Tutturmuşlar erken seçim diye, erken seçim yok. Seçimler normal zamanı olan 18 Haziran 2023’te yapılacak.” diyerek muhalefete yüklenen Erdoğan, Anayasa Mahkemesi kararının duyurulmasının hemen ardından yaptığı açıklamada, “Seçimi biraz öne alabiliriz” dedi. Zira iktidar, son bir ayda yaptığı asgari ücret şovu ve sahneye koyduğu memur-emekli maaş tiyatroları ile yelkenlerini rüzgarla doldurduğunu düşünmektedir. Bunun yanı sıra, uzun süredir baskı altında tuttuğu, kapatma tehdidi ile karşı karşıya olan seçimlerin kilit partisi HDP de Anayasa Mahkemesinin bu kararıyla mengeneye sıkıştırıldığına göre, vakit geçirmeden ve verilen zamlar önleyemediği enflasyonla daha fazla erimeden, seçim startını vermek yerinde olur diye düşünüyor.  
 
Her şey çok açık değil mi? Özellikle son iki yıldır, TBMM’de temsil edilen muhalefet partileri erken seçimi dillendirdikleri her defasında, “Seçimler 18 Haziran 2023’te yapılacak” şeklinde ortak yanıt veren AKP-MHP iktidar bloku, 2023 yılına girilmesinden itibaren söylem değişikliğine gitti ve mevsim koşulları, 18 Haziran’ın hac mevsimine denk gelmesi ve aynı tarihte üniversite sınavlarının yapılıyor olması gibi çeşitli bahanelerle seçim tarihinin güncellenmesinden bahsetmeye başladı.
 
Görünen o ki, çıkardıkları yeni seçim kanunu, sosyal medyayı içine alacak şekilde düzenlenen sansür yasası gibi iktidar kalmasını sağlayacak kanunları yeterli bulmayan AKP-MHP iktidar bloku başka birçok engel ve yasağı devreye sokarak adil bir seçim yapılmasının önünü kapatmaya devam edecek. Kuşku yok ki muhalefet partileri, propaganda döneminde devletin değil partinin görevlisi haline getirilmiş, Cumhurbaşkanı olan parti genel başkanına bağlı mülki amirler ile emniyet amirleri tarafından muhalefet partilerine getirilecek miting alanı alamama ve salon bulamama gibi birçok yasakla karşı karşıya kalacaklardır. Kısacası bu ülkenin yurttaşları olarak, seçim propaganda döneminde muhalefeti baskı altına alacak birçok uygulamaya şahit olacağımız kesin.
 
Şimdilik görünen ortakları AKP-MHP ve BBP olan Cumhur İttifakı, uzun süredir ittifakı genişletme çalışması yapıyor olsa da bunu başarmış değil. Dolayısıyla, 2017 anayasa değişikliği ile kurgulanan devlet, parti ve kişi birleşmesi seçimi kazanmalarının tek aracı haline geldi. Bu nedenle, aynı zamanda parti genel başkanı olan Cumhurbaşkanı, son örneği ana muhalefet partisi genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik eleştirilerini ordu üst kademesine alkışlatmak olan bir yöntemle, bu sıfatını kullanıyor ve devlet adına yapılan toplantılarda yaptığı konuşmalar da muhalefet partileri ile liderlerine, kendisine biat etmeyen kurum ve tüzel kişiliklere, etnik, dini ve mezhepsel farklılıklara yönelik, ayrıştırıcı ve ötekileştirici söylemlerini, partililerinin yanı sıra toplantıya katılmak zorunda bırakılan devlet görevlilerine de alkışlatıyor.
 
Hiç kuşku yok ki, tek kişi iktidarının mimarı olan ve bu yönetim sistemini sandık yoluyla sürekli kılmak için her yolu meşru gören iktidar blokuna karşı, demokrasiyi, barışı, eşit yurttaşlığı, hukukun üstünlüğünü savunduğu iddiasında olup tali konular üzerinde tartışarak zaman tüketenler, çok değil birkaç ay sonra tartışma ortamını bile bulamayacaklardır. O zaman, TBMM’de temsil edilsin edilmesin tüm siyasi partiler, tarihsel bir görevle karşı karşıya olduklarını bilmek ve buna uygun hareket etmek zorundadırlar. Zira ülke, kırmızı çizgilerin değil ilkeli birlikteliklerin belirleyici olacağı olağanüstü bir süreçten geçiyor!                             
                 

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)