Son Dakika Haberler

Veli BEYSÜLEN: Vatandaş mı tebaa mı?

Veli BEYSÜLEN: Vatandaş mı tebaa mı?
Okunma : Yorum Yap

VATANDAŞ MI, TEBAA MI?

Veli BEYSÜLEN yazdı:

Bir süre önce yayımlanan “Kutsal Devlet mi, Demokratik Cumhuriyet mi?” başlıklı yazımda, devlete atfedilen kutsallık nedeniyle iktidarların, bürokratların, hatta alt kademe memurların kötü muamele, yolsuzluk, görevi kötüye kullanma gibi olumsuzluklarının yeterince sorgulanamadığını ve bu durumun oldum olası devlet adına yapılan birçok usulsüzlüğün sorgulanmasını engellediğini ifade etmiştim. Aynı yazıda bunun sadece Türkiye’nin sorunu olmadığını, devletin tarihsel gelişimine bakıldığında dayandığı toplumsal katmanların özelliklerinin yanı sıra, tek tek devletlerin yapılanma biçimlerine göre farklılıklar olmakla birlikte, bu özelliğin ilkel komünal toplumdan bu yana devletin geçirdiği evrelerin tamamında karakteristik bir özellik olarak varlığını sürdürdüğünü görmek mümkündür demiştim.  
 
Köleci toplum döneminde imparatorluk, krallık, beylik, aşiret, derebeyliği gibi toplumsal düzenler içinde yaşayan insanlık, kapitalist üretim biçiminin gelişmesi ile birlikte ulus devlet yapılanmasına geçti. Bu yapılanma genel anlamda devletin hakimiyeti altındaki topraklarda yaşayan herkesi bir tek etnik kimlik veya dini inanış etrafında toplamaktadır. Bu nedenle, ulus devlet genelde devletin dayandırıldığı etnik kimlik ile dini inanıştan olmayanları farklılıklarıyla kabul etmeyen, tekçi bir anlayışa sahiptir. Kabul etmek gerekir ki, devletten devlete farklılık gösteren bu özellik, Türkiye gibi az gelişmiş, farklı etnik köken, din ve mezhepten insanların bir arada yaşadıkları ülkelerde kendini çok daha fazla hissettirmektedir. Zira kapitalist toplumda yönetme erkini elinde tutan sermaye sınıfının bu erki kaybetmemek için uyguladığı ayrıştırıcı politika bunu gerektirir.

Bu nedenle, vatandaşlık hakkı insanların temel bir hakkı olarak değil, bir devletin, bireylere sunduğu bir lütuf olarak algılatılır. Bu anlayışa göre birey/vatandaş devletin lütfettiği kimlik ve pasaport ile yetinmelidir. Hatta bunu kaybetmek istemiyorsa, devletin resmî ideolojisinin belirlediği sınırların dışına çıkmamalı ve onun dayattığı kimlikten olma mutluluğunu yaşamalıdır. Ancak vatandaşlık üzerine yapılan bilimsel değerlendirmeler ve yazılan makaleler, vatandaşlığın bir illiyet bağı ile ölçülemeyeceğinin, aslında vatandaşlığın temel bir insan hakkı olduğunun altını çiziyorlar. Bakın İsrailli insan hakları savunucusu akademisyen Uri Davis ne diyor: “Evrensel bir insan hakkı olan vatandaşlık bir sadakat sertifikası değildir, olmamalıdır. Vatandaşlığın ulusal bir sadakat sertifikası olarak görüldüğü yerlerde, zorbalık yönetimi vardır.” Evet, tarih Uri Davis’in söylediği gibi, “Vatandaşlığın ulusal bir sadakat sertifikası olarak görüldüğü” yerlerdeki zorba yönetim örnekleriyle doludur. Ne yazık ki, geçmişte mensup olduğu ulusal kimliği diğer ulusal kimliklerden üstün gören bu ırkçı zorba yönetimlerin başlattıkları savaşlar dünyayı kana buladı.       

19. yüzyıl ikinci yarısından itibaren 20. yüzyılın son çeyreğine kadar devam eden süreçte siyasi tartışma ve gerilimlerin temelinde, kapitalist sistemin temel çelişkisi olan burjuvazi ile işçi sınıfı (proletarya) arasındaki, birinin çok kazanmasının diğerinin az kazanması olan uzlaşmaz çelişkinin belirleyici olduğu sağ ve sol çatışması hakimdi. Bir başka deyişle siyasi çekişmeyi belirleyen sınıf farklılıklarıydı. Ancak 1990’lı yıllarda sosyalist blokun dağılmasıyla birlikte, siyaset daha ziyade etnik kimlik, din ve mezhep ayrışmaları üzerinden yol almaya başladı. Bunun en önemli nedeni, önceki yıllarda sınıf mücadelesini komünizm tehlikesi ile toplumlara empoze eden kapitalizmin, sınıf çelişkilerini ortaya koyan işçi sınıfının kurtuluş reçetesi sosyalizmi devlet, millet ve din düşmanı olarak gösterirken, yeni dönemde bu araçtan mahrum kalmış olması ve toplumları etnik kimlik, dini inanış ve mezhepsel farklılıklar üzerinden ayrıştırmayı sistemin devamını sağlamanın yeni aracı olarak kullanmasıydı. Kuşkusuz tek neden olarak bunu gösterdiğimizde, toplumsal ihtiyaç olarak kendisini dayatan farklılıkların farklılıkları ile kabulüne dair mücadeleyi yok saymış oluruz ki bu büyük bir haksızlık olur. Burada sorun, bu uyanışla temel insan hakkı olan kimliğine sahip çıkan ve vatandaşlığın etnik köken veya dini inanışın kendisine sağladığı bir olanak olmadığını, aksine kendisinin bir insan olarak sahip olduğu temel bir hak olduğundan hareketle bu hakkının tanınmasını isteyenlerin, bu hakka ulaşmak için verdikleri mücadelede araç olarak kullandıkları yöntemlerdedir. Bu yöntem şiddet içermiyor ve demokratik yöntemlerle bu hakka ulaşılmaya çalışılıyorsa, devleti yönetenlere düşen farklılıkların taleplerini dile getirmeleri için gerekli zemini sağlamaktır.     

Her insan, mensubu olduğu etnik kimlik ile dini inanışına göre yaşamak, düşünmek ve bunu yazılı veya sözlü olarak ifade etmek hakkına sahiptir. Çünkü her birey için ifade özgürlüğü hakkı da temel bir insan hakkıdır. İnnsanların düşündüklerini serbestçe, korkmadan açıklayabilmeleri önemlidir. Çünkü bu demokratik bir toplumun olmazsa olmazıdır. Zira düşünmek, sosyal bir varlık olan insanın beyninin temel aktivitesidir. İnsan, beyninin ürettikleriyle yaşamına dair kararlar alıp hayata geçirmektedir. Aynı zamanda gerçeğin ortaya çıkması için toplumda bir serbest tartışma ortamı bulunması gerekir. Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) pek çok kararında belirttiği gibi, ifade özgürlüğü sadece zararsız ve lehte olan düşünceleri değil, aynı zamanda devleti ya da toplumun bir bölümünü rahatsız edici, incitici, şok edici düşünceleri de korur. Demokratik bir toplumu oluşturan çoğulculuk, hoşgörülülük, açık fikirlilik bunu gerektirir.

Maalesef 21. yüzyılın ilk çeyreğini bitirmeye 2,5 yıl gibi kısa bir sürenin kaldığı bu günlerde, Türkiye gibi etnik bir kimliğe dayalı katı ulusçu devletlerde vatandaşların kültür ve kimliğe dair haklarını talep etmeleri sorun olmaya devam ediyor. Zira ulusçuluğu milliyetçilik olarak algılayan düşünce sahibi devleti yönetenler, devletin insanlara bir kimlik cüzdanı sağlamış olmasını yeterli görüyor ve başka da bir şey istememeleri gerektiğine inanıyorlar. 

Dünya geneline baktığımızda, son 25-30 yıldır devletlerde farklı etnik kimlikler ile din ve mezheplerin hak taleplerinin yükseldiği ve siyasetin bu alana kaydığı görülüyor. Elbette bu durum sancılar yaşanmasına da yol açıyor. Zira uzun yıllardır uygulanmakta olan etnik kimliğe dayalı ulus devlet anlayışı, hakları reddediyor ve vatandaşın devlete karşı sorumluluklarını öne çıkarıyor. Bu anlayışa göre iyi vatandaş olmanın temel koşulu, tebaa olmayı kabul etmek ve devlete karşı sorumluluklarını yerine getirmektir. Bu ise devlete sadakat ve bağlılık ile mümkündür.

İşte sorun da bu sadakat ve bağlılığın sonucu olan tebaa olmakta yatıyor. Çünkü vatandaş olmayıp tebaa olan, haklarından vazgeçmiş demektir. O artık kendisini sadece devlete karşı yerine getirmesi zorunlu borç ve ödevleri olan birey olarak görmektedir. Zira ona göre bir ulusal kimliğe ait olmak ve bu ulusal kimliğe dayanan vatandaşlık kendisi için bir lütuftur. Elbette sadece kendisi için değil, farklı kimliklerde olup ulusal devletin sınırları içinde yaşayan herkes için bir lütuftur. Hatta tebaa olan bu bireylere göre, bunun dışına çıkan ve mensup olduğu kimlik ve dini inanıştan dolayı sahip olduğu temel haklarını isteyen herkes haindir. Zira onlara göre insan hakları Batı’nın uydurduğu ve insanları devletlere karşı kışkırtma aracı olarak kullandığı belgelerdir.  

Halbuki insan hakları belgeleri, yüzyıllar boyu insanlığın ödediği bedeller sonucu ortaya çıkmış belgelerdir. Öte yandan büyüğünden küçüğüne, en demokratik olanından, demokratik olmayanına kadar tüm devletlerde insan hakları devletler tarafından ihlal edilmekte ve yeterince uygulanmamaktadır. Bunu yapan her devlet, bunu devleti korumak için yaptığını ileri sürer. Halbuki bu ihlaller çoğu zaman ülkeyi yöneten iktidarı korumak ve iktidarının devamını sağlamak için yapılmaktadır.

Tüm bunlar gerek ülkemizde gerekse dünyada vatandaşlığın temel bir insan hakkı olduğu ve bir ulusal kimlik ile din ve mezhebe bağlı olmakla ölçülemeyeceği gerçeğinin kabulüne dair bilimin yol göstericiliğinde çok daha fazla çalışmak gerektiğini gösteriyor. Bu alanda son zamanlarda değişik mecralarda makaleler yayınlanıyor olsa da daha fazlasına ihtiyaç olduğu aşikardır. Bu yapıldığı ve “vatandaşlığın” her insanın doğuştan sahip olduğu bir insan hakkı olduğu gerçeği kabul edildiğinde, ekonomik çıkarlar için kışkırtılan iç ve dış çatışmaların zemini ortadan kalkmış olacaktır. Burada iş ilk olarak ulusal devlete düşmektedir. Yapılacak şey, sınırları içindeki her bireyin kendi hakları ile vatandaş kabul edildiği bir düzenlemeyi hayata geçirmektir. Yani yapılması gereken, sistemi insan haklarına dayalı, demokratik bir yapılanma yönünde reforme etmektir!

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)