Neo-Osmanlıya giderken Sevr'e varmak... / Mahmut ÜSTÜN - Gazeteler, Haber Manşet, Gündem
Son Dakika Haberler

Neo-Osmanlıya giderken Sevr’e varmak… / Mahmut ÜSTÜN

Neo-Osmanlıya giderken Sevr’e varmak… / Mahmut ÜSTÜN
Yorum Yap

Neo-Osmanlıya giderken Sevr’e varmak…

Kendi kendinin düşmanı olur mu bir ülke?

Neo Osmanlıya giderken varılan yer yeni bir Sevr olmuştur. Yani beğenilmeyen “eldeki Lozan‘dan olunma” noktasına gelmiştir. Erdoğan ve ekibinin artık durma olanağı yoktur. Bu politikada devamın sonu ise Sevr’i bile aramak olacaktır.

Türkiye artık kendi kendini vuran, kendi kendiyle ölümcül bir ilişki yaşayan hastalıklı bir ülke haline gelmiştir.

En başta elbette iktidarıyla. Hemen ardından sermaye sınıfı ve medyasıyla. Ve peşi sırada muhalefetiyle, üniversiteleriyle, sendikalarıyla vb. vb.

Şu sıra “bumerang” metaforu Türkiye gerçeğini anlamak için en uygunudur. Bu nedenle ve okurlardan da özür dileyerek, bu metaforu sıklıkta kullanmak durumundayız.

Bumerang sonuçta size döner. Hele de siz bumerang kullanacak kültür ve deneyimden yoksunsanız; üstelik gelip bir de başınızı yaralar.

Bumerangı atan ve sizi yaralayan karşıdaki değildir. Onlar en fazla arkadan rüzgar üflemiştir. Kendinizi vuran asıl sizsinizdir; asıl sizin kör hırsınız, inadınız, ahmaklığınızdır.

“Yanlış yap, sonra bu yanlışın doğurduğu faturayı daha büyük bir yanlış için gerekçe yap…”

Türkiye’nin içte ve dışta son 15 yıldır izlediği politikanın özeti budur. Ve halen de aynı ölümcül sarmal için de debelenip durulmaktadır.

FETÖ’yü kendi ellerinle besle, büyüt, ciddi bir tehdit haline getir, sonra FETÖ ile mücadele adına ilgili ilgisiz insanları hapse doldur, işinden ekmeğinden et… Buna itiraz edenlere de “Ne yani FETÖ ile mücadele etmeyelim mi?” diye efelen. “Gizli FETÖ’cü” ilan et… Hürriyetini ve ekmeğini elinden almakla tehdit et…

Türkiye’de tarikat ve cemaatler ilk olarak ABD’ci ve Batıcıdır. Büyük bir Sovyet/Rus düşmanlığı ile hamurları karılmıştır. İkincisi de siyasal islamcı partileri kullanırlar ama biat etmezler. Siyasal İslamcı partinin dinsel önderlik iddiası ile kanları uyuşmaz. Müritleri parti ya da devlet disiplinine değil tarikat mürşidine bağlıdır. Erbakan bunu deneyimle anladığı için tarikatlara hep mesafeli durdu. Tarikatlar da Erbakan’a…

Sen üstelik de bu kökten gelmene rağmen bu bilinçten, öngörüden yoksun biçimde tarikatları ve cihadist örgüt taraftarlarını başta militer bürokrasi olmak üzere devletin tüm kurumlarına doldurursan, bugün FETÖ, yarın El Nusra, İŞİD, Menzil, Süleymancı vb. vb. Polis ve asker içinden darbeciler, suikastçılar, intihar eylemcisi canlı bombalar çıkar. Gelir bumerang seni vurur…

Azıcık akıl ve izan sahibi olan herkes, “yapma, elinde patlar, döner seri vurur” diye trilyon kez seni uyarsın, ama sen onları dinleme… Üstelik “Esed’in adamları olmakla, vatan haini olmakla” suçla, “devlet sırlarını açıklamak” gerekçesiyle onlarca yıl hapis cezası iste… Sonra İŞİD, kendi gönderdiğin bumerangı üfleyerek seni vurunca… İŞİD vahşetiyle savaşacağız diye askerini cehennem ateşine sür.

Bu kez de “hata daha büyük hatayla telafi edilemez” diyenleri “gizli İŞİD’ci” olmakla suçla… Pişkin pişkin “Birkaç şehit olacak elbette… Ama bugün TSK el Bab’da olmasaydı, Kilis’in böğrüne kaçıncı Katyuşa mermisi saplanmış olacaktı acaba?” diye sor… “Sahi Kilis’in böğrüne o Katyuşa mermileri neden, nasıl saplanmakta acaba?” Bunu sorma cesareti gösterebilen de pek kalmadı nasılsa.

Bir de Suriye’de Kürt Kantonları oluşması meselesi var…

Sahi bu mesele nasıl ve nereden çıktı? Durduk yere mi ? Tıpkı Irak’ta bir “Kürt Federe Devleti”nin zuhur etmesinde “Savaş sonunda masaya oturacağız” hevesiyle ve “kraldan çok kralcı” tavırla nasıl bizzat sizin belirleyici katkınız olduysa, Kürt Kantonları da “Şam Emevi Camii’nde namaz kılacağız” nidalarıyla meselenin ortasına körlemesine dalmanızın bir sonucu değil mi? Yani bizzat kendinizin, oluşmasında belirleyici bir rolünüz yok mu? Yani yine attığınız bumerang değil mi gelip sizi vuran?

Bu yanlışın en büyük bedellerinden biri de, fiilen iki Kürt bölgesinin birleşmesi korkusuyla “barış süreci”nin sonlanması ve ülkede yeniden kör bir şiddet atmosferinin oluşması değil mi?

Şimdi de kendi yarattığınız ya da yaratılmasına aktif katkı sunduğunuz bu durumu/tehdidi gerekçe gösterip ülkeyi Ortadoğu batağının içine, yani daha büyük bir hataya/çıkmaza sürüklüyorsunuz.

Size “Aman dünyanın en büyük güçleri bile Ortadoğu’da kara gücü bulundurmak istemiyor. Onlar bile Ortadoğu’ya girilemeyeceğini, ancak saplanılacağını öğrenmişken, Türkiye’nin askeri (ve hele de kara) gücüyle Ortadoğu’ya girmesi, daha çok Ortadoğu’nun Türkiye’ye girmesi olacaktır ” diyerek eleştirenleri/uyaranları bu kez de “gizli YPG/ PKK‘ci” olmakla suçlayarak susturmaya çalışıyorsunuz.

Sonuç itibariyle dış politikada NATO üyesi ama Şanghay’cı, AB ve ABD ile müttefik ama Rusya ve İran’la iş görmek zorunda kalan ve/fakat ne ABD ve AB’nin ne Rusya’nın ne de Ortadoğu ülkelerinin güvenilir bulmadığı bir Türkiye tablosuyla… İçeride ekonomik krizle yüz yüze, parlamento başta hiçbir kurumun ayakta olmadığı, tüm toplumsal fay hatlarının harekete geçirildiği koyu bir baskı rejimine yol alan bir Türkiye tablosuyla karşı karşıyayız işte…

Yinede en doğru saptama mealen “Durma olanağımız yok. Durursak karşımıza yeni bir Sevr çıkacaktır” diyen Erdoğan’dan gelmiştir.

Özeti budur: Neo Osmanlıya giderken varılan yer ne yazık ki yeni bir Sevr olmuştur. Yani beğenilmeyen “eldeki Lozan’dan olunma” noktasına gelmiştir.

Ve doğrudur: Erdoğan ve ekibinin artık durma olanağı yoktur. Bu politikada devamın sonu ise Sevr’i bile aramak olacaktır. Ama Türkiye açısından bu gidişatı durdurmak ve sorunları eşitlik ve demokrasiden, barış ve kardeşlikten yana çözüme kavuşturmak hâlâ mümkündür.

Evet yancılığı aşamayan muhalefet partilerine, tabanından kopmuş çıkarcı ve korkak sendika bürokratlarına, erdemini ve kimliğini yitirmiş üniversite yönetimlerine, goygoycu yandaşlara ve “saç taramakla” meşgul ana akım medyaya rağmen, bu olanak vardır.

Montesquieu 18. yüzyılda “Zorba Yönetimi” şöyle tanımlıyordu:

“Zorba yönetim tek kişinin keyfince toplumu yönetmesidir. Zorba yönetimde siyasal erdeme gerek yoktur: şan ve şeref ise tehlikelidir. Zorbalığın ilkesi “korku”dur. Şan ve şeref duygusu zorba yönetime başkaldırmaya neden olabilir, onun için cesareti kıran hırsları söndüren korku gereklidir.”

Ama “korku” bulaşıcı olduğu kadar çok kırılgandır.

Erdem ve cesaret de bulaşıcıdır ve/fakat çok daha direngendir.

Mahmut ÜSTÜN

* Bu metinde yer alan fikirler yazarına aittir. Gazetelink.com‘un editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.

* Bu yazı ilk kez 2016’da Gazete Duvar’da yayımlanmıştır.

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

%d blogcu bunu beğendi: