Son Dakika Haberler

Yaşananlar ne tesadüftür ne de bilinmeyen! / Veli BEYSÜLEN

Yaşananlar ne tesadüftür ne de bilinmeyen! / Veli BEYSÜLEN
Okunma : Yorum Yap
Veli BEYSÜLEN yazdı:

Zaman zaman yazılarımda, devletin kutsallığından bahseder ve bu kutsallığın devlet adına yapılan birçok usulsüzlüğün sorgulanmasını engellediğini dile getiririm. Elbette devletin tarihsel gelişimine bakıldığında; dayandığı toplumsal katmanların özelliklerinin yanı sıra, tek tek devletlerin yapılanma biçimlerine göre farklılıklar olsa da bu özelliğin ilkel komünal toplumdan bu yana, devletin geçirdiği evrelerin tamamında karakteristik bir özellik olarak varlığını sürdürdüğü görülecektir.

Devletten devlete farklılık gösteren bu özelliğin varlığı, içinde Türkiye’nin de bulunduğu az gelişmiş, farklı etnik köken ile din ve mezhepten insanların bir arada yaşadıkları ülkelerde kendini çok daha fazla hissettirmektedir. Zira birçok farklılığın bir arada yaşadığı ülkelerde kutsal devlet anlayışının kendini baskın bir şekilde dayatmasının nedeni, ülke rejiminin o an için dayandığı etnik veya dini yapı ile sınıflı kapitalist toplumda yönetme erkini elinde tutan sermaye sınıfının bu erki kaybetmemek için uyguladığı ayrıştırıcı politikalardır. Kuşkusuz kendisini rejimin sahibi olarak gören yapı, bu politikaları direkt kendisi değil temsilcileri eliyle uygular. Yani bu ayrıştırma politikası, yönetim şekli beylik, imparatorluk, krallık, padişahlık, sultanlık, emirlik ise başında bulunan tek kişi, çağımız yönetim sistemi olan cumhuriyette ise seçilmiş veya atanmış sistem temsilcileri eliyle yapılmaktadır.

Halbuki cumhuriyet denen rejim, sözde halkın kendi kendisini yönetme biçimidir. Dolayısıyla imparatorluk, padişahlık, sultanlık gibi yönetim biçimlerinde, yöneten toplum ilişkisi, yönetenden topluma doğru işlerken, çağımız yönetim şekli olan cumhuriyette halkın çoğunluğunu oluşturan emekçilerden devlete doğru işlemek durumundadır. Böyle bir ilişki biçiminin olmadığı durumda, halkın kendi kendisini yönettiği demokratik bir cumhuriyetten söz etmek olası değildir. Kısacası halkın kişinin tebaası (kişiye tabi) olduğu yönetim biçimin değişmesi, İngiltere, Hollanda, İsveç, İspanya gibi ülkelerde olduğu gibi kral veya kraliçenin geri çekilmesi, pozisyonun sembolik olmakla sınırlandırılması veya Türkiye’de padişahlığın kaldırılması gibi, dünya ülkelerinin ağırlıklı kısmında krallık rejiminin kaldırılmış olması önemli olmakla birlikte, halkın kendisini temsil etmesi için yeterli koşul değildir. Zira halkın kendisini tam anlamıyla temsil etmesi, halkın katılımını esas alan yerel ve merkezi yönetimlerin bizzat halk tarafından veya onun adına görev yapacak yerel ve genel meclis ile yargı organları tarafından denetlendiği, şeffaf, hesap veren yönetim anlayışının hakim olması ile mümkündür. Bu da yetmez, ülkeyi yönetenlerin, seçenlerin iradesinin temsilcisi hatta iradenin kendisi olan seçilmişlere dokunamamaları, yüz kızartıcı bir suç işlemedikleri sürece, idari veya yargısal kararla seçildikleri görevden uzaklaştırılmamaları da halkın kendi kendisini yönetmesinin olmazsa olmazıdır.

Türkiye’de padişahlık bundan 98 yıl önce kaldırıldı ve Cumhuriyet ilan edildi. Tabii ki, padişahlığın kaldırılmasında ve yerine Cumhuriyet ilan edilmesinde, o güne kadar Padişah’ın tebaası olan halkın herhangi bir katkısı yoktur. Türkiye’yi kuranlar, Rejimin adını Cumhuriyet koyup, “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” deyimiyle Cumhuriyet’in olması gereken özelliğini ortaya koydular. Ancak uygulama öyle olmadı. Zira arkasından bir dizi kayıt ve şart getirdiler. Gerek Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın birçok maddesi gerekse kanunlarda, yurttaşlara tanınan birçok hakkın kullanılması şarta başlanmış ve “Ancak” diye başlayan yasaklamalarla hakkın kullanımı imkânsız hale getirilmiştir. Bu nedenle, “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” sözünü Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) genel kurul salonunun duvarından başka yerde, örneğin, bu ülkenin dağında taşında göremezsiniz.

Bu özelliğinden dolayı Türkiye’de gerçek bir demokrasi kurulamadı ve yurttaşlardan gelen demokrasi, barış, eşitlik, adalet ve özgürlük talepleri karşılık bulmadığı gibi, çoğu zaman şiddet ve cezalandırma yöntemleri ile bastırıldı. Devletin kutsal sayıldığı ve “söz konusu devletse gerisi teferruattır” düşüncesinin hakim olduğu bir devlet zihniyetinden de başka bir şey beklemek naifliktir. Türkiye’de 1946’da çok partili hayata geçilmiş ise de bu çok partili hayat, sürekli merkez sağ ve merkez sol iki ayak üzerine oturtulmaya çalışıldı ve toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan emekçileri temsil edecek sosyalist partiler ile etnik yapılanmalar hep baskı altında tutuldular. Sistem içi burjuva partilerinin karşısına, İşçi sınıfı ideolojisinin temsilcisi partilerin kurulması sürekli engellendi. Uzun yıllar Türk Ceza Kanunu’nda varlığını sürdüren, 141 -142’nci maddeler, sosyalist sol siyasi partiler ile bireylerin tepesinde Demokles’in kılıcı gibi sallandırıldı. 1980 sonrasında ise bu baskıcı yöntem, terörle mücadele adı altında çıkarılan yasaların getirdiği cezai müeyyideler iktidarların, onların emrindeki kolluk ile yargının suistimallerine açık sallandırıldı. 1980 sonrasında ise bu baskıcı yöntem, terörle mücadele adı altında çıkarılan yasaların getirdiği cezai müeyyideler iktidarların, onların emrindeki kolluk ile yargının suistimallerine açık düzenlemelerle devam ettirildi. Daha açık bir ifade ile; Türkiye’de hiçbir zaman ezilen emekçi halkın kendi partisini kurmasına izin verilmedi. Bir şekilde kurulursa da yaşaması mutlaka engellendi. Bunun en önemli örneği 1961’de kurulan Türkiye İşçi Partisi’ne yaşatılanlardır. 1965 yılında ilk defa parlamentoya giren TİP, sonraki yıllarda sürekli engellendi ve sonuçta kapatıldı. Bu nedenle, merkezin hemen sağında ve solunda, birbirine yakın siyaset yapan pek çok partinin katıldığı seçimlerin varlığı, tek başına halk iradesinin gerçek anlamda tecellisini sağlayamadı.

Kuşkusuz halkın gerçek temsilcilerinin engellenmesi ve siyasetin, her ne koşulda olursa olsun devleti kutsayan siyasi yapıların hegemonyasında olması, halkın devlet içinde yaşananları öğrenmesini engelliyor. Bu nedenle halk, devletin içindeki bazı yapılanmaları, suç örgütleriyle girilen ilişkiyi, tesadüflerle veya bu tür ilişkilerin içinde yer alanlar kendi aralarında paylaşım kavgasına tutuştuklarında, yaptıkları itiraflarla öğreniyor. Halbuki Türkiye, bu ilişkiler bilinmesine ve sürekli dile getirilmesine rağmen, bunun üstü hep kapatılan bir ülkedir. Bu nedenle, 1996 yılındaki Susurluk kazası ile birçok kirli ilişki ortaya saçılırken, bugünlerde ise organize suç örgütü lideri Sedat Peker’in ifşaatları Türkiye toplumunun devletin rutininde yapılanları öğrenmesine olanak sağlıyor.

Peki, normalde toplumun bunları, siyasetten özellikle muhalefetten öğrenmesi gerekmez mi? Elbette gerekir, ancak kutsal devlet argümanı ile siyaset yapanlara, yapılanların devlet için yapıldığı mantığı hakim olduğundan merkez siyaset bunları bilse dahi söylemekten imtina ediyor. Nitekim bu siyaset anlayışının en önemli temsilcilerinden olan ve uzun yıllar bu ülke de Başbakanlık ve en son Cumhurbaşkanlığı yapmış olan Süleyman Demirel, Susurluk kazasında ortaya çıkan kirli ilişkiler için, “Devlet bazen rutinin dışına çıkabilir.” demek suretiyle devleti savunmuştu. Elbetteki siyasetin bu durumu, ülkeyi yöneten siyasi iradenin (iktidarın), kendini devlet olarak görmesine, yaptığı yolsuzluk ve hukuksuzlukları devlet için yaptım diye savunabilmesine olanak sağlıyor. Ne yazık ki, merkez siyasetin bu mantığından dolayı, devlette neler yaşandığı hakkında bilgi sahibi olamayan toplum, bu günlerde bilgi açlığını organize suç örgütü lideri Sedat Peker’in videolarından gidermeye çalışıyor. Bu nedenle, Sedat Peker’in videoları milyonlarca insan tarafından izleniyor. Sadece izlenmekle kalmıyor, toplumun ezici çoğunluğu söylediklerinin doğruluğuna inanıyor. Doğrusunu söylemek gerekirse, muhalefetin yapması gerekeni, bir organize suç örgütü lideri yapıyor.

Kuşkusuz bu siyaset yapma biçiminden dolayı, Türkiye’de hiçbir zaman seçilenler, seçenleri gerçek anlamda temsil etmediler. Temsil etmeye çalışanlar ise engellendi. Geçmişte TİP’e yaşatılanların çok daha fazlası ve ağırı, bugün Kürt siyasi hareketi ile sosyalist sol solun önemli bir kısmının içinde yer aldıkları Halkların Demokratik Partisi’ne (HDP) yaşatılıyor. AKP-MHP iktidar bloku, 6 milyonun üzerinde oy alan parlamentonun 3. büyük grubuna sahip HDP’nin kapatılması için yargıya çağrılar yapıyorlar. Bu çağrıları dikkate alan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Anayasa Mahkemesi’nde dava açıyor. İddianameyi hazırlayan başsavcı, elimizdeki delillerle hukuken yapmamız gerekeni yaptık diyemediği için, “Biz elimizden geleni yaptık” demek suretiyle, partinin kapatılmasını sağlamak için yapmaları gerekeni yaptıklarını itiraf ediyor. Üstelik HDP sadece kapatılma tehdidi ile karşı karşıya kalmıyor. Bu partinin seçilen belediye başkanları, belediye meclis üyeleri haklarında hiçbir yargı kararı yokken, hükümet tarafından görevden alınıyor ve yerlerine memur atanıyor. Anayasal dokunulmazlık hakkı bulunan milletvekilleri, usulsüz bir şekilde yargılanıyor ve verilen alelacele mahkûmiyet kararları ile milletvekillikleri düşürülüyor. Dokunulmazlıkları kaldırıldı diye partinin eşgenel başkanları ile milletvekilleri tutuklanıyor. Anayasa Mahkemesi (AYM) ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) hak ihlali tespitinde bulunup serbest bırakılmaları yönünde verdikleri kararlar uygulanmıyor ve rehin tutulmalarına devam ediliyor. Yetmiyor, ülkeyi yöneten iktidar bloku ile onların medyada konuşan sözcüleri, partiyi sürekli hedef gösteriyorlar. Partiye yönelen sivil, polis ve asker şiddeti sorgulanmıyor, hatta korunuyorlar. Bu nedenle parti il ilçe binaları tehdit altında. Daha geçen hafta, polisin 24 saat kapısında beklediği ve giren çıkan parti yöneticilerini bile her seferinde sorguya çektiği, ellerindeki kitaplara bile el koyduğu partinin İzmir İl Başkanlığına, elinde silah çantasıyla, elini kolunu sallayarak giren bir kişi tarafından basıldı ve o anda binada bulunan parti çalışanı genç bir kadını katletti. Binayı katliam yapmak için bastığı belli olan ve onlarca mermi sıkan şahıs, binayı basarken ve genç bir insanı katlederken, partinin önünde 24 saat bekleyen polis olaya müdahale etmediği gibi, katil zanlısını kapıda şefkatle kucaklayarak, apar topar arabaya bindirip olay yerinden kaçırdı. Bir sosyal medya paylaşımı nedeniyle, insanların günlerce emniyette tutulduğu ve sorguya çekildiği bu ülkede katliam yapmak için parti il başkanlığını basan katil zanlısı sorgulanıp, arkasında kimlerin olduğu araştırılmadan, olay yerine götürülmeden ve olay anında neler yaptığı açıklaması bile istenmeden, aynı gün tutuklanarak cezaevine kapatıldı. Halbuki katil zanlısının kimliği, devlet yetkilileriyle çekilmiş fotoğrafları, sağlıkçı olduğu ve görevli gittiği söylenen Suriye’de çekip sosyal medya da paylaştığı silahlı fotoğrafları. Tehditlerle dolu sosyal medya paylaşımlarının hepsi soruşturulması ve aydınlatılması gereken hususlardır. Ne yazık ki, hiçbirisi soruşturulmadı. Katil zanlısını bağrına basarcasına karşılayan ve olay yerinden kaçıran polis, Türkiye’nin birçok kentinde olayı protesto etmek için sokağa çıkanlara acımasızca saldırdı ve onlarcasını gözaltına aldı.

Tüm bunlara karşı muhalefet, “iktidar veya derinler, kaos yaratmak için bizi sokağa çekmeye çalışıyor” gerekçesine sığınıyor ve olayı, beylik açıklamalarla geçiştiriyor. İktidar ise bu birlik ve beraberliğimize kastetmek isteyenlerin provokasyonudur, kimse oyuna gelmesin demek suretiyle, HDP’yi hedef göstermesinin bu olaylardaki rolünü gizlemeye çalışıyor. Artık hiçbir şey derinde saklı değil, her şey gayet açık. Derinlik falan yok, devletin saplandığı çukurun dibi çok net görünüyor. Özellikle iktidar ortaklarının, insanları ayrıştıran, düşmanlaştıran, kendisi gibi düşünmeyen herkesi hainlikle suçlayarak hedef gösteren dili, her gün bu toplum bireylerinin kulaklarını tırmalamaya devam ediyor. Dolayısıyla yaşananlar ne tesadüftür ne de bilinmeyen!

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)