Son Dakika Haberler

Yaşananların nedeni, ‘görünen köyü’ görmemek! / Veli BEYSÜLEN

Yaşananların nedeni, ‘görünen köyü’ görmemek! / Veli BEYSÜLEN
Okunma : Yorum Yap

YAŞANANLARIN NEDENİ, ‘GÖRÜNEN KÖYÜ’ GÖRMEMEK!

Veli BEYSÜLEN yazdı:

Yaşadığımız ülke Türkiye, hayatın her alanına sirayet etmiş derin bir kriz içinde debeleniyor. Bir yandan işsizlik, yoksulluk almış başını gidiyorken, diğer yandan bu ülkede geleceğini göremeyen, yetişmiş genç beyinler ülkeyi terk ediyorlar. Yargı sistemi adalet dağıtma işlevini yitirdi, sadece iktidara muhalefet eden herkesi susturmak işlevi yapıyor. Dünyanın karşı karşıya kaldığı virüs salgını başladığından bu yana bilimsellikten uzak, ekonomik kaygılar gözetilerek yürütülmeye çalışılan virüsle mücadele programı iflas etti. Dolayısıyla, salgın kontrol altına alınamıyor ve her gün yüzlerce insanımız hayatını kaybediyor. Başıboşluk o kadar had safhada ki, İçişleri Bakanı’nın sınırlarından kuş uçurtmayız dediği Türkiye’de, genç bir insan, kripto para borsası şirketi aracılığıyla ülkenin yüz binlerce yurttaşını dolandırdı ve topladığı parayı alıp elini kollunu sallayarak yurtdışına çıktı. Ticaret Bakanı‘nın, başında bulunduğu bakanlığı aile şirketinin müşterisi yaptığı ve piyasanın üstünde bir fiyatla bakanlığa dezenfektan sattığı ortaya çıktı. Ülke günlerdir Merkez Bankası’ndan çıktığı söylenen 128 milyar doları arıyor. İktidar “128 milyar dolar nerede” sorusuna, yurttaşları tatmin edecek cevap vermek yerine, bu sorunun sorulduğu afişleri, pankartları parti binalarından ve billboardlardan indiriyor. Bununla da yetinmedi, işi “Bunu sormak vatan hainliğidir” noktasına vardırdı. Bu günlerde kuruluşunun 101. Yıl dönümü kutlanan Türkiye Büyük Meclisi, darbe dönemleri hariç, 101 yıllık tarihinin en işlevsiz dönemini yaşıyor ve millet adına denetim yapamıyor. Elbette tüm bunlar, uzun yıllardır bu ülkede demokrasinin tüm kurum ve kurallarıyla oturtulamamasının sonucu olsa da, bugün yaşananların nedenlerinin tam olarak anlaşılabilmesi için, son birkaç yıla göz atmakta yarar var.

Kısaca hatırlayalım; 2013 yılının ortaları Türkiye, İstanbul Gezi Parkı‘na Topçu kışlası yapılmak istenmesine karşı başlayan ve ülke çapına yayılan tarihinin en demokratik, en yaratıcı ve en katılımcı halk direnişini yaşadı. Adına Gezi Direnişi denen bu barışçıl direniş sırasında uygulanan polis şiddeti ile 8 genç insan hayatını kaybetti. Aynı yılın sonlarına doğru, bakanlara, bakan çocuklarına uzanan 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonları yaşandı. 2014 yılına gelindiğinde, Kürt sorununun demokratik çözümü için bir süredir devam eden Çözüm Süreci‘nin yürümeyeceğine dair emareler ortaya çıkmaya başladı. Aynı yıl Suriye’nin ve Irak’ın bazı bölgelerine hakim olan barbar IŞİD çetesinin, Kürt nüfusun yoğun yaşadığı Türkiye sınırındaki Kobane’ye saldırması ve yapılan tüm çağrılara rağmen Türkiye’nin bir kırıma dönüşecek bu işgal girişimini seyretmesi üzerine, HDP bölge halkını demokratik protesto hakkını kullanmaya çağırdı ve 6-7 Ekim olayları olarak bilinen olaylar yaşandı. Tüm bu gelişmelerin ardından 7 Haziran 2015 tarihinde yapılan Milletvekili seçimlerinde, 2002 yılından beri ülkeyi tek başına yöneten AKP, meclis çoğunluğunu kaybetti. Ancak seçim sonuçları tanınmadı. Ve gerek Kürt sorununda çatışmalı ortama dönülmesinin gerekse IŞİD’in Türkiye’nin kentlerinde muhalifleri hedef alan bombalı saldırılarının yol açtığı şiddet sarmalından gözü korkan seçmen, 1 Kasım 2015 tarihinde yenilenen seçimlerde, gönülsüzce de olsa AKP’yi tekrar iktidara taşıdı.

Kuşkusuz, bu süreçteki en önemli gelişme, iktidar ortağı FETÖ yapılanmasının başvurduğu 15 Temmuz 2016 darbe girişimidir. Zira bastırılan darbe girişimini Allah’ın bize lütfü diye açıklayan iktidar, 20 Temmuz 2016 tarihinde, Olağanüstü Hal (OHAL) ilan etti ve ülkeyi kararnamelerle yönetmeye başladı. İktidar bununla da kalmadı, 24 ay sürdürdüğü OHAL’i ülkenin yönetim şeklini değiştirme fırsatına çevirdi.

Evet, çok değil bundan 4 yıl önce, 16 Nisan 2017 tarihinde, Türkiye iktidar bloku AKP-MHP ikilisinin dayatmasıyla, yönetim şeklini kökten değiştirecek anayasa değişikliği referandumuna gitti. Bu referanduma sunulan anayasa değişikliği, 1950’li yıllardan bu yana, on yılda bir askeri darbelerle kesintiye uğratılsa da, yürütülmeye çalışılan demokratik parlamenter sistemi yok ederek, dünyada örneği bulunmayan tek adam yönetimini getirmeyi amaçlıyordu. İlginç olan, iktidar blokunun, ülkenin yönetim şeklini kökten değiştirmeyi amaçladığı anayasa değişikliğinde, siyasi ve toplumsal uzlaşma arayışında olmaması ve tam bir dayatmayla ülkeyi “Evet” ve “Hayır” cephelerine bölmesiydi. Bu yöntem iktidar blokunun, değişikliğin amacının, neleri getirip neleri götürdüğünün tartışılmaması için bilinçli olarak başvurduğu bir yöntemdi. Bu politika sunucu, seçmen yeterince bilgi sahibi olamadığı değişikliği oylamak üzere, yandaşlık, karşıtlık kutuplaşması ile sandığa gitti. Ne yazık ki, Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) referandum günü, sandıkların açılmasına 1 saat kala, sandık kurulu mührünü taşımayan oyların geçerli sayılacağı yönündeki tartışmalı kararının gölgesinde, değişikliğin kabul edildiği açıklandı.

Referandum sürecinde, parlamento içi ve dışı siyasi partilerin, sendikaların, konfederasyonların, meslek odalarının ve demokratik kitle örgütlerinin içinde yer aldıkları geniş bir hayır cephesi oluştu. Her örgüt OHAL koşullarında yapabildiği kadarıyla insanlara ulaşmaya ve değişikliğin sakıncalarını anlatmaya çalıştı. Bu süreçte, Genel Başkanlığını yürüttüğüm DİSK’e bağlı Tüm Emekliler Sendikası da (DİSK EMEKLİ-SEN), önemli bir çalışma yürüttü. Sendikanın tüm birimleri adeta seferber oldular ve anayasa değişikliğinin neleri içerdiğine dair basın açıklamaları yaparak, hazırlanan bildiri ve broşürleri dağıtmak suretiyle, halkı bilgilendirme çalışmaları yaptılar. O zaman Sendika Genel Merkezi olarak, halka dağıtılmak üzere hazırladığımız bir broşür vardı. Bu günlerde bir kısmını yukarıda açıklamaya çalıştığım yaşananlara bakınca, broşürü inceledim ve o gün yazdıklarımızın bu gün birebir yaşandığını gördüm.

İşte örnekler:

“Anayasa değişikliği mi, rejim değişikliği mi?” diye başlayan broşürün bu üst başlığının hemen altında, 16 Nisan 2017 tarihinde yapılacak referandumun, normal bir seçim olmadığı vurgulanmış ve şunlara dikkat çekilmişti.

“Bu sefer, birçok parti içinden bize yakın olanını seçmeyeceğiz!”

“Bu sefer, beğendiğimiz bir liderin başkanı olduğu partiye oy vermeyeceğiz!”

“Bu sefer, sağa veya sola oy vermeyeceğiz!”

“Bu sefer, demokrasi mi yoksa tek adam yönetimi mi, tercihinde bulunacak ve Evet veya Hayır diyeceğiz!”

Evet, broşürde bu alt başlıklara yer verilmiş ve getirilen sistemin dünyada örneği olmayan, Türkiye’ye özel bir başkanlık sistemi olduğu, ancak iktidar blokunun getirmek istediği sistemi şirin göstermek için, buna “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” dediği açıklanmıştı. Broşürün bundan sonraki bölümlerinde, kısa kısa spotlarla anayasa değişikliği ile ülkenin nereye götürülmek istendiği açıklanmaya çalışılmış ve demokrasinin rafa kalkacağı, yerine tek adam yönetimi kurulacağı vurgulanmıştı. Maalesef bugün meclis işlevsiz ve ülke kanunlarla değil, tek imza ile çıkarılan kararnamelerle yönetiliyor. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme örneğinde bunun da ilerisine geçildi ve meclisin yetkisinde olan bir konuda meclis bay pas edilerek, bir gece yarısı kararıyla uluslararası sözleşmeden çekilindi.

Cumhurbaşkanı’nın, aynı zamanda parti başkanı olacağı ve yüksek yargı organ üyelerini, Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK) Başkan ve üyelerini, üniversite rektörlerini, valileri, kaymakamları yani tüm bürokratları atamaya yetkili olacağı, bunun da devleti parti devletine dönüştüreceği açıkça ifade edilmişti. Son zamanlarda muhalefet partilerinin, demokratik kitle örgütlerinin ve bireylerin söyledikleri ile Cumhurbaşkanı’na yönelik eleştirilerinin devlete karşı gelmek, hatta ihanet etmek olarak açıklanması tam da bundan kaynaklanıyor. Parti başkanı olan Cumhurbaşkanı’na eleştiriler derhal hakaret soruşturmasına malzeme oluyor.

Cumhurbaşkanı yardımcı veya yardımcıları ile Bakanların dışarıdan, Cumhurbaşkanı tarafından atanacağının, meclisten güvenoyu alma ve gensoruyla sorgulanmalarının ortadan kalkacağı, yine bunlardan herhangi birinin suç işlemesi durumunda, Meclisin 2/3 çoğunluğunun, yani 400 milletvekilinin onayı olmadan yargılanmayacağı da belirtilmişti. Kaldı ki Cumhurbaşkanı, meclisin böyle bir yola başvurması halinde, meclisi feshetme ve ülkeyi seçime götürme yetkisine sahiptir. İşte bu nedenle, yargılanmaktan korkmayan Ticaret Bakanı, bulunduğu makamı çok rahat bir şekilde aile çıkarı için kullanabildi. Bakanlar meclise ve halka karşı değil, Cumhurbaşkanı’na karşı sorumlu olacaklar denmişti. Bu nedenle Bakanlar, kendi alanlarıyla ilgili bir göreve gittiklerinde, “Cumhurbaşkanımızın talimatıyla buradayız” demektedirler.

Yüksek yargı organlarının, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay üyelerinin çoğunluğunun Cumhurbaşkanı tarafından atanacağı, dolayısıyla işlevsizleştirilmiş meclisin yanında, üye çoğunluğu Cumhurbaşkanı’nca atanacak olan bu yargı organlarının da etkin bir denetim yapamayacağı ve denetim mekanizmaları işlemeyeceği için hiçbir şeyin hesabının sorulamayacağı da belirtilmişti.

Tespitlerin en önemlisi, “Beş yılda bir sandığa gideceğiz, etkisiz meclisin 600 üyesi ile başkanı seçeceğiz. Biz başkanı seçeceğiz, o ise herkesi seçecek.” tespitiydi.

Evet, Tüm Emekliler Sendikası’nın, 16 Nisan 2017 tarihinde referanduma sunulan anayasa değişikliği ile getirilmek istenen yeni sistemin neler içerdiğine dair tespitlerinden bazılarını aktarmamın nedeni, biz söylemiştik demek ve kendimizi kâhin ilan etmek değildir. Hani, “Görünen Köy Kılavuz İstemez!” diye bir halk deyimi var ya, ne yazık ki bu ülke seçmeninin önemli bir kısmı, görünen köyü görmedi ve iktidarın bilinçli bir şekilde yarattığı karşıtlıkla yeni sisteme destek verdi.

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)